18 Eylül 2012 Salı

Öğretmenler, yeni nesil sizin eseriniz olmasın!

Hello!

Aylar aylar sonra geri geldim. Çünkü çok sinirlendim. Çok da üzüldüm. Çünkü;

Dün sabah, Facebook'ta lise öğretmenlerimin paylaştığı "saçma salak" şeyleri görünce, iş arkadaşlarıma BANA BAKIN! dedim. Bana bakın, ben kurtarılmış bölgeyim. Beynimi zor şartlar altında muhafaza edip buralara gelebildim. Ben bir mucizeyim dedim. Bir Anadolu Lisesi'nde öğretmen diye dolanan insanların paylaştığı düşük zeka seviyeli şeyleri gördükçe ben resmen paçayı kurtarmışım, bu insanlara benzememişim dedim. Ne mutlu bana dedim. Oh dedim. Bi rahatladım. Neyse, ajansta bana iş çakıldı, çalışırken de mevzuyu unutuverdim. Daha evvelden de defalarca unutmuş olduğum gibi.

Gel gelelim, akşam evde ayaklarımı uzatmış televizyon izlerken elime telefonumu aldım ve klasik sosyal mecralar gezintime henüz başlamıştım ki o iğrenç manzarayla karşılaştım. Mezun olduğum Anadolu Lisesi'nde, ODTÜ MEZUNU bir kadının (öğretmen demiyorum, dikkatinizi çekerim) beyni patlamış PKK'lının fotoğrafını paylaştığını gördüm. Fotoğrafı burda sergileyip midenizi kaldırmak ve insanlıktan nefret etmenize sebebiyet vermek istemiyorum. Paylaşmayacağım. Ama o iğrenç fotoğrafın altında şunlar yazıyordu: "Çok Beğeni İsterim. Çok şikayet oluyor resim kaldırılıyor... PKK Yandaşları devamlı şikayet ediyor dostlarım sayfa kurucumuza engel geldi 3 gün paylaşım yapamayacak. Sayfayı beğenirseniz sevinirim mehmetçik hayranları.."

Bunu gördüğüm an kan beynime sıçradı ve yazıverdim dilimin ucuna gelenleri;



Kendisi ben bu yorumu yazdıktan bir kaç dakika sonra postu sildi.

Ben dayanamadım. Yine yazdım. Dedim ki;



























Peki o ne yaptı?

















Sabah kalktığımda, biraz yüzü kızarır, biraz utanır da siler şu yazdıklarını diye düşünmüştüm. Aslında ismini bile gizlememe gerek yoktu. Zira "kadın" kendisiyle gurur duyuyor olmalı ki silmemiş. Açık açık kendini hedef göstermiş. Sizce bu özgüven nereden geliyor? Sizi şikayet ettik dediğimiz halde, neden kimseden, hiçbir şeyden korkmuyor? Kime güveniyor? Neye güveniyor? Hangi zihniyete? Yoksa statükocu sisteme mi? Evet. Doğru bildiniz. Aynen öyle.

Sonuç mu?

Sonuç olarak kendisini isim vermeden ekran görüntüleriyle birlikte Eğitim-Sen'e şikayet ettik. Eğer geri dönüş alabilirsek isim de vereceğim. Cezalandırılması için elimden geleni yapacağım. Gerekirse hedef tahtası dahi olurum. Yeter ki, kafası karışık gencecik çocuklar nefretle büyümesin, ölmeyi ve öldürmeyi bir BOK sanmasın. Vatanı için ölmek ve öldürmek yerine, yaşamayı ve yükselmeyi hedeflesin. Hem de kendi için, vatanı için. Kan ve et kokusunu alıp gözü dönen canavarlar daha fazla nefret tohumları ekmesin bu zavallıların beynine.

Utanıyorum.

Bir Anadolu Lisesi'nde görevini sürdüren ve zamanında bizzat benim de dersime girmiş olan bu kadından;

U-T-A-N-I-Y-O-R-U-M!

Sadece utanmakla kalmayıp, o ve onun gibi insansıların öğretmen diye gezinip, yaptıkları nefret çığırtkanlıklarına kendi nefretimi kusuyorum.

Ey öğretmenler, yeni nesil sizin eseriniz olacaksa, ben taşınıyorum!

18 Mayıs 2012 Cuma

o kadar çok şey biriktirdim ki...

takarak aşk kanadını, yakında döneceğim...

beni bekleyin anacığım!


24 Kasım 2011 Perşembe

sayifeme hoj geldin ay balam

21 Ekim 2011 Cuma

22 Eylül 2011 Perşembe

Söyleyemediklerim...

Bazen öyle zamanlar olur ki, söyleyemezsin.
Dilinin ucuna gelir, dudakların aralanır, ama söyleyemezsin.
Haykıramazsın o iki üç kelimeyi... 
Zordur içine atmak, zordur derdini başkasıyla paylaşamamak...
Zordur. Zordur... 
Zor...
Bilirim...
Bilir.................

2 ay öncesiydi. Şiddetli karın ağrıları, yoğun gaz sancıları ve bitmeyen spazmlarla boğuşuyordum. O kadar acı çekiyordum ki spazm girdiği esnalarda, ki 3 dakikada 1 giriyordu, kasılmaktan ayaklarıma ve kollarıma kramplar giriyor, serkülden hallice bir bedene bürünüyordum. Hayat benim için çok zordu. Ne osurabiliyor, ne geğirebiliyor ne de sıçabiliyordum. Sıçamadığım için, yiyip yiyip içimde bok birikmesin diye yemek de yiyemiyordum haliyle. Allahım canımı aldın da cehenneme mi koydun beni diye haykırıyor, haykırıyordum. Sonra hastaneye yatırıldım. İlk gece kalçadan uyuşturucuyu verip derin bir uykuyla başbaşa bıraktılar beni. Ertesi gün daha ağır bir narkotik iğneye ihtiyaç duydum. Diğer ertesi gün ise daha fazlası. Ağrılarım geçmiyor, ultrasonda bile içim gözükmüyordu  fazla gazdan. Aldığım ilaçlara ve tedaviye cevap vermiyordum. 
Yine bir gece, saat sabahın 4'üne yaklaşıyordu.
Hastanede, florasanlı bir odada, koluma serum bağlamışlardı. Yatıyordum. Karşımda 2 doktor, 1 hemşire ve ailem vardı. Gözlerimin içine bakıp osurmamı bekliyorlardı. "Lan gidin" diyemiyordum. Öte yandan da, zaten gelse bile çıkış yolu bulamayan gazım için en küçük bir şansı bile kaçırmanın bedenimde, özellikle karın bölgemde açacağı büyük sıkıntıları tahayyül ediyor, korkuyordum. Mesela şimdi bu kadar insanın içinde osursam, olmaz. ama osurmasam da olmaz diye düşünürken O geldi. Anneme seslendim. "Yalnız kalmak istiyorum, lütfen beni yalnız bırakın ve çıkarken kapıyı kapatın!!" Annem durumu anlamış olacak ki, neyse biz çıkalım kız biraz dinlensin diye herkesi çıkarmayı başardı. Kendimle başbaşa kaldığımda yaparım sanıyordum ama bu gaz, utangaç olduğu için çıkamayan bir gazdan daha fazlasıydı. Bu, başlı başına bi hastalıktı....
Aradan zaman geçti. Annem, başardın mı dedi. Neyi? dedim. Gaz çıkarmayı dedi. Başaramadım dedim. Neyse bi dahaki sefere artık dedi. "Aynen, bakıcaz bi çaresine" dedim, annem yanımdan ayrıldı.

1 saat sonra filan doktorum yanıma geldi. Çaresizce gözlerinin içine baktım. " DOKTOR, UYUŞTURUCUYA İHTİYACIM OLDUĞUNU GÖREMEYECEK KADAR KÖR MÜSÜN?" diyecektim ki, babam girdi içeri. Söyleyemedim... Fakat doktorun zaten benim için başka bir sürprizi vardı. Cebinden iki kutu ilaç çıkardı. Bak dedi. Bunu böyle açıcan, ellerini yıkadıktan sonra şurasını koparıp makattan sokucan. Soktuktan sonra, ilacı içine püskürtücen. 3 dakika tuvalete çıkma ki ilaç biraz dursun içinde dedi. Göz bebeklerim büyümüştü. İlaç, daha evvel adını bi yerden duyup, anımsadığım Lavman' dı... ve daha da kötüsü, Lavmanların 2 adet olmasıydı...
Apar topar kaldırdılar beni. Tuvalete götürdüler. İçeri girdim. 2 adet lavman, ben ve gazım başbaşaydık. Zurnanın zort dediği yerdeydik kısacası. Lavmanı kutusundan çıkardım. Ellerimi yıkadım. 5-6 dakika psikolojik olarak kendimi hazırlamakla ve en rahat nası sokarımı düşünmekle geçti. 2-3 dakika zorlama, son 10 dakika da allahım bir daha sonsuza kadar sıçamayacağım galiba diye ağlamakla geçti. Dolayısıyla başaramadım. Dışarda beni bekleyen meraklı gözler vardı. Ailem, doktorlar, hemşireler seferber olmuşlardı. Benim gibi güzel ve narin bir kızın bu kadar acı çekmesi onları da derinden yaralıyor, kahrediyordu. Umutsuzca girdiğim tuvaletten, acı dolu bir ifadeyle çıktım. Ailem hemen başıma üşüştü. Doktor yavaşça yanıma yaklaşıp, "ne yaptın? işlem tamam mı? der gibi göz kırptı. 
Derin bir nefes aldım ve;
"Ben kendimi iyi hissetmiyorum, yatmak istiyorum" dedim.

Çıkıp da söyleyemedim;

"Valla doktor bey, ben bunu götüme sokamadım.Uğraştım, didindim ama olmadı. Rica etsem siz sokar mısınız? 

Diyemedim....

30 Ağustos 2011 Salı

21 Temmuz 2011 Perşembe

Thank You Zeus!


Weekly Schedule

Pazartesi; 08.30-14.30 arası Sabancı Üniversitesi Rektörlüğü, İktisadi ve İdari İşler Birimi' nde ofis wörk, 14.30- 17.30 arası Çok Sesli Klasik Batı Müziğinde Janralar dersi.

Salı; 08.30- 17.30 arası Sabancı Üniversitesi Rektörlüğü, İktisadi ve İdari İşler Birimi' nde ofis wörk

Çarşamba: 08.30-14.30 arası Sabancı Üniversitesi Rektörlüğü, İktisadi ve İdari İşler Birimi' nde ofis wörk, 14.30- 17.30 arası Çok Sesli Klasik Batı Müziğinde Janralar dersi.

Perşembe: 10.00-18.00 arası Tarih Vakfı' nda ofis wörk.

Cuma: 10.00-18.00 arası Tarih Vakfı' nda ofis wörk. 

Ölüyorum Anlasanıza...

16 Haziran 2011 Perşembe

shit depends

ironically, so happy

ay ne bileyim git başımdan mesela

Okul bitti. Ağustos' ta inşallah amin bismillah sübhaneke diplomamı da alacağım. Artık Eylül sonunda başlayacak bir okulum yok. En azından yüksek lisans için hangi okula başlayacağım belli değil. Hatta bir yüksek lisans programına başlayıp, 2 sene daha okuyup okumayacağım bile belli değil. Kendimi boşluğa yuvarlanıyormuşum gibi hissediyorum. 5 sene boyunca her haziran ayında terkedip, eylül ayında tekrar yerleştiğim bir odam oldu.. şimdi yok. geçen gün yurtta eşyalarımı bir daha geri getirmemek üzere torladım toparladım evime götürdüm. yatağımda daha son kez yatmadım ama en geç 30 hazirana kadar herhangi bir tarihte sabancı üniversitesi kampüsündeki yurt odamda son kez uyuyacağım. uyandığımda göl kenarına gidip kahvaltı edicem. sonra salıncaklarda sallanıp gazete okicam. kalkıp çimlere gidicem. arkadaşlarım frizbi oynarken ben güneşlenicem.ordan havuzbaşına gidip birilerinin masasına oturup muhabbet edicem. belki sigara isticem. belki biri arkamdan hoop diye bağıracak, film izlicez gelsene dicek mesela, tamam diyip onlarla gidicem. ordan çıkıp başka bi arkadaşımın odasına gidicem. kendime çay yaptırıcam. odama gelicem. dia dan aldığım ekmekleri kızartıp üzerine evden getirdiğim nefis ev acıkasını sürüp, dia marka örl grey çayımla dizi izlicem. arkadaşlarım odama gelicek. muhabbet edicez. gece olacak. hatta o kadar gece olacak ki neredeyse ertesi gün olacak. ama ben yine de uyumayan birilerini bulabilicem. çıkıp biraz kampüste dolaşıcaz. sabahın ilk ışıkları olacak. şatıla binip evime gidicem. eve geldiğim andan itibaren, geride bıraktığım 5 seneden çok başka bir hayata başladığımı kavrayacağım. yeniden başlaması kesin olan bir şeyin olmaması o kadar kötü ki. şimdi deli bir dana gibiyim. sağa sola master başvuruları yapıyorum, iş arıyorum, bir işte çalışıyorum ama bunların haricinde sürekli napıcam lan ben şimdi diyorum. hakkaten napıcam lan ben şimdi? sanki 5 senede hiçbir şey öğrenmemiş gibiyim. sanki aklıma iki vitamin girmemiş hiç. sanki ben hiç ders filan almamışım burda, her şeyi unutmuşum ben bi anda. kim beni işe alır? kim bana para vericek? şu andan sonra geleceğim için para biriktirmeye başlamam mı gerekli yani? nasıl biriktiririm! hala ne görsem istiyorum! hala elimde para varsa harcıyorum, param yoksa da, ya babamdan istiyorum ya da sorun etmiyorum. onu geçtim, aylıkla ay sonunu getiremediğim için BEN HALA BABAMDAN HAFTALIK ALIYORUM! bomboş bir kafayla, frenleri patlamış 5 vitesli biyanki marka dağ bisikletimle (detaylar çok önemli tabi) yokuş aşağı salmışım akıyorum.

Ben ölmekten çok korkuyorum. çünkü ölünce nolucanı hiç bilmiyorum. hani prosedür aşağı yukarı sanırım şöyle işliyor; önce azrail melek geliyo benim canımı alıyo. sonra böyle benim gibi ölmüş herkesle birlikte bi mekanda toplaşıyoruz. israfilin düdük çalmasını bekliyoruz. sonra işte günahlarımızı ve sevaplarımızı hesaplıyolar. efendime söyliyim, sevaplarımız çoksa cennete gidiyoruz ama önce kıl gibi ince köprüden geçiyoruz. geçebilirsek ne ala memleket. geçemezsek alev alev yanıyoruz alimallah. ötemizi berimizi böcekler yiyo. ıyyyyyy!!! anneannesinin yanında büyümüş bir çocuk olduğumu çok belli ettim di mi? her neyse tüm bu ahiretsel mevzuların haricinde, beni en çok korkutan şey, herkesin ölmesini beklediğimiz o yer. napıcam. nasıl olucak. acaba annemle babamı ablamı filan bulabilicek miyim? nası beklicem dünyadaki herkesin ölmesini ya. acaba yolu bulabilecek miyim? ya yanlış yerde beklersem? çok korkuyorum ya çok. allah da sağ olsun hiç bahsetmemiş başvuru ve kayıt sürecinden. insan iki laf eder ayol, şöyle şöyle yapıcaksın, şuraya gidiceksin, şurda bekliceksin. beklerken şunu yapabilirsin, bunu yapamazsın, şu kadar süre bekliceksin diye iki kelam eder. korkuyorum ben burda ne haber! neyse çok uzattım yine ama şu anda kendimi nerde hissettiğimi anlatmanın en doğru yolu buydu bence. ben işte kendimi tam olarak o bilinmezliğin odağında hissediyorum. bir elektroşokla hayata geri dönmek, ya da daha fantastik olması için morgdan kendi kendime çıkıp milleti altına sıçırtmak istiyorum.

ya ben diyelim ki şimdi çalışmaya başladım. maaş verseler, ben gidip babama veririm sanki maaşımı. derim ki baba bu maaşı al 4 haftaya böl, her haftabaşı bana para ver. yoksa alternatif senaryoya gel şimdi; atıyorum maaşım 2000 lira, dolanırken bi elbise görüyorum.1500 lira. oha diyorum, cüzdana bakıyorum, 2000 lira var. ben bu elbiseyi şimdi aliyim, bu ay hiç harcama yapmam, kredi kartına abanırım, bi de ablamdan para isterim, idare ederim kesin ya. kafasıyla hop 2000 liranın gözünün yaşına bakmam bir kerede harcarım. para harcamaya bayılırım ama bu hareketimi meşrulaştıran şey benim para harcamaya bayılmam değil. ben daha çocuğum oğlum. 2000 lirayla evime yeni bir çamaşır makinası ya da eksik gedik almam, gelirken iki ekmek bi de yoğurt da kapmam. bakkaldan çokomel alırım. yüzbinlerce çokomel alırım hem de! televizyonun karşısına geçer, dizi izlerken yerim onları. akşam babam bana meyveleri küçük küçük ağzıma layık kessin, sonra ben kumadayla zaping yaparken de ağzıma teker teker koysun isterim.

Velhasıl, işin bir de bambaşka bir boyutu var. nedense tüm bunlardan bağımsız ve aşırı alakasız olarak 5 senedir aileden uzak yaşamanın bir getirisi olarak içimde gördüğüm aşırı bir olgunluk hissi var. sanki ben bildiğin çekip çeviririm bir evi. güzel de para kazanırım, süper de bir hayatım olurmuş gibi geliyor. ama bu güzel hayata giden yol nereden geçiyor bilemiyorum. kimseye de sormam ki. gıcık oluyorum çünkü. sanırım birazdan ağlayacağım. kendimi içdış etmek istiyorum. birisi bacaklarımdan tutup aşağı doğru silkelesin beni istiyorum. içime oturan öküz azcık kalkıp iki tur atsın istiyorum. beni baskımın üzerinden ütülemesinler istiyorum. 30 derecede narin çamaşırlarla durulamaya girmek istiyorum. sonra da askıya asın beni güneşle kuruyayım istiyorum!

6 Haziran 2011 Pazartesi

capse gel hele

odadan çıkmıştım, geri döndüğümde, isim vermiyorum Ece Demir, feysbuk çette bana bunları yazıp döşemiş. Pis stalker ve köylü ezgi:(
 
şu an bankamatikten para çektin
ve medline'ın kapısından girdin
peşindeyim bebeyim
wuuu
yok lan sen değilmişsin o
belki de sensin
assaffdafad
tuvalet kağıdı çalmış
kesin sensin o zaman
:D:D
ahaha fakir
of on gün anlatıcam bunu.
 
 
yakıştı mı hiç bana.

26 Mayıs 2011 Perşembe

19 Mayıs 2011 Perşembe

18 Mayıs 2011 Çarşamba

ne bileyim

insanın yazmaya vakit ayıramaması ne kadar kötü. keşke yaptığım diğer her şey, yazmadığım zamanlar
haricinde yaptığım şeyler olabilseydi. kendi kurmacamda yaşamak epey güzel. olamadığım, olmak istediğim her şeyi olabilmek çok iyi hissettiriyor. çok.

i gay posted it

O! beware, my lord, of jealousy;
It is the green-eyed monster which doth mock
The meat it feeds on.

 
William Shakespeare, Othello

dance me to the end of love

yasujiro ozu ile ilk tanışmamız

-Isn't life disappointing?
-Yes, it is.

mektup

something in the way he moves
attracts me like no other lover
17.42

2 Mayıs 2011 Pazartesi

Calexico - Alone Again Or

guess who's graduating bitchez!
























Ben de biliyorum hele hele fotoğraf çektirmeleri, efendime söyleyeyim zıplamalı fotoğrafları filan ama iş ciddiye binince işte olmuyormuş.ortamda 2 yavşak varsa, birinin ciddi olması gerekir ve yavşak olan bu sefer ben değildim. Fotoğrafı çeken çocuk beni güldürmek için "miyav" dedi. Bu kadar gülebildim. Ama fotoğraflara her
 baktığımda, ne kadar "shitfaced" olduğumu hatırlayacak olmak çok güzel. (bir dostum bana hep shitfaced derdi)






22 Nisan 2011 Cuma

26 Şubat 2011 Cumartesi

11 Şubat 2011 Cuma

bu nelan? bi şey yazmamışım buraya?

dur şimdi hem dolduruyorum bu kaydı; saat şu an tam 14:33

sigara almak için kalktım, montumu giydim para aldım, anahatarımı sol cebime koydum ve o da ne? markasını bilmediğim ve sadece 4te biri içilmiş slim bir sigara buldum. balkona çıkıp içtim. bence mutluluk bu. 14:34

günün ilk sigarasıyla sarhoş oldum. kanım titriyor, çok güzel ya of. çok mutluyum şu an.

14:40

şimdi sigara almaya iniyorum.

iyi biriyle tanıştım.iyi biri olmasının dışında hiçbir özelliğinin olmaması.ama yine de görüşürüm. güzel bir kız ve yakışıklı bir oğlan. iki kişiler. ben birini tanıyorum.
dün hesabı ödemeden kaçamadık. "aa ezgi gidiyor musun?" sorusuna "yoo burdayım daha ya ehe" diye cevap vermek zorunda olmak ve hesabı ödemek.ki ben bile ödememek çünkü o kadar param olmamak.üstelik hesabın büyük bir kısmı bana ait değil. bilmiyorum, bazen oluyor. bazen olmuyor işte.

ben uzun zamandır neden bir şeyler yazmadığımı anladım.
çok fazla insanla görüşüyorum ve sürekli ama sürekli ama sürekli ve sürekli ve sürekli konuşuyorum ve anlatıyorum. bir şeyler işte. içki içmekten nefret ediyorum. ama içkili olmayı çok seviyorum. sonrasını da hiç sevmiyorum. sadece içkili olmayı seviyorum. işte o belki 3-4 belki 5-6 saatlik müddeti seviyorum. o sırada aklımdan geçen her şeyi yaptıran cesaret. çok güzel. beynimden akıyor bir şeyler. bazen elimde bardak, katların arasında dolaşıyorum. bazen yakışıklı çocuklar görüyorum. sigara içmeye bahçeye çıkıyorum. çakmağım hep vardır ama yine de birilerinden ateş istiyorum. konuşuyoruz. ben bir yerde düşüyorum.

eve gelip uyuyorum. sabah kalktığımda yaptığım ilk şey de dizlerime bakmak oluyor.

ben galiba kerevizleri patates sanıyorum. o yüzden böyle oluyor. yani kereviz sevmediğimden değil de, patatesi kerevize tercih ederim açıkçası. neyse, öyle işte.

bir de bugün, içinde saç bulduğum yemeği yedim.zorla zorla yedim. ay şimdi bile midem bulandı. bir de yerken düşün dicem ama yerken evlilik programı izlemeye dalmıştım. seren serengil' in saçlarını da aşırı beğeniyorum. bunu kimseye söyleyemezdim. şimdi gidiyorum. geri kalan her şeyi size. of. bye.

7 Şubat 2011 Pazartesi

Bir şeyler yazmayı pek özledim ya. Yazayım bir ara. Unutturmayın. Öptüm.

27 Ocak 2011 Perşembe

20 Ocak 2011 Perşembe

13 Ocak 2011 Perşembe

what i got


why i don't cry when my dog runs away
i don't get angry at the bills i have to pay
i don't get angry when my mom smokes pot
hits the bottle and goes right to the rock
fuckin' and fightin', it's all the same
livin' with louie dog's the only way to stay sane
let the lovin, let the lovin come back to me

5 Ocak 2011 Çarşamba

29 Aralık 2010 Çarşamba

there is a light that never goes out

anlar

mesela hayatı eski sevgilisi yüzünden hala yoluna girememiş bir arkadaşım yeni sevgilisiyle kavga ederken  önünde durduğu resim, hayatını skertip atan eski sevgilisine aitti ve o, o sırada kavga ettiği için o resmi farketmedi. ben gördüm. çok garipti. biraz üzüldüm.


ya da mesela geçen gün inanılmaz huzurlu bir şekilde arkadaşlarımla otururken oda kapısının çalması, benim kapıya yönelmem ve kim o? diye sorduğum soruyu kapının arkasındaki kişinin sesimi tanıyarak nasıl cevaplayacağını bilememesi ve benim bu durumu farkedip kapıyı açarak, kendisini içeriye almam da garip bir andı. daha da garip olanı ise, çıkarken arkasından kapıyı kilitlerken ki ruh halimdi. aklıma ne metaforlar geldi, anlatamam.

bir de bazen sigaram bittiğinde, 1 kutu kola ve 3 paket sigara siparişlerimi almaya gittiğim anlar çok garip. bunu anlatmam mümkün değil. neresi garip diyeceksin, çok garip ama anlatamıyorum ne yazık ki.


kızın, sevdiği çocuğu başka bir kızla ilişkisini geliştirirken görüyor olması mesela. her gelişimi görebiliyor. ne olacağını hissedebiliyor. ben hissederim diyor. biliyorum diyor ve yapabileceğim hiçbir şey yok diyor.o artık, o kızın bunu biliyorum diyor ve oradan gidiyor. çok üzülüyorum.

hayatımda sürekli heyecan verici şeylerin ve birilerinin olması karşılığında, şeylere ve kişilere duyduğum sıfır heyecan da çok ilginç.

bunları geçiyorum. gereksiz.

26 Aralık 2010 Pazar

Ben
senden önce ölmek isterim.
Gidenin arkasından gelen
gideni bulacak mi zannediyorsun?
Ben zannetmiyorum bunu.
...İyisi mi,
beni yaktırırsın,
odanda ocağın
üstüne korsun
içinde bir kavanozun.
Kavanoz camdan olsun,
şeffaf,
beyaz camdan olsun
ki içinde beni görebilesin
Fedakârlığımı anlıyorsun :
vazgeçtim toprak olmaktan,
vazgeçtim çiçek olmaktan
senin yanında kalabilmek için.
Ve toz oluyorum
yaşıyorum yanında senin.
Sonra, sen de ölünce
kavanozuma gelirsin.
Ve orada beraber yaşarız
külümün içinde külün
ta ki bir savruk gelin
yahut vefasız bir torun
bizi ordan atana kadar...
Ama
biz
o zamana kadar
o kadar karışacağız ki birbirimize,
atıldığımız çöplükte bile
zerrelerimiz
yan yana düşecek.
Toprağa beraber dalacağız.
Ve bir gün yabani bir çiçek
bu toprak parçasından nemlenip filizlenirse
sapında muhakkak iki çiçek açacak :
biri
sen
biri de
ben.
Ben
daha olumlu düşünüyorum
Ben daha bir çocuk doğuracağım
Hayat taşıyor içimden.
Kaynıyor kanım.
Yaşayacağım, ama çok, pek çok,
ama sen de beraber.
Ama ölüm de korkutmuyor beni.
Yalnız pek sevimsiz buluyorum
bizim cenaze şeklini.
Ben ölünceye kadar da
Bu düzelir herhalde.
Hapisten çıkmak ihtimalin var mı bugünlerde?
İçimden bir şey :
belki diyor.

nazim
(18 Şubat 1945)

15 Aralık 2010 Çarşamba

teşekkür ederim

fernando pessoa tavsiyesi için ne kadar teşekkür etsem az. hayatımda ilk defa bir şeyler okurken ağladım. teşekkür ederim.
eleştiri için de, tavsiye için de.
teşekkürler.

insan sıkılırsa
aynı yerde yaşamaktan
ben neden hep aynı
derinin altında
sıkılmadan yaşayayım?

13 Aralık 2010 Pazartesi

hakkında ne söylediler.

internette çok fazla vakit geçiriyorum. bence internette az vakit geçirmek çok mantıksız.

yani 21.yüzyıldayız. bilgi çağı kafaları işte. mesela ben erken yatamıyorum. erken yatınca çok fazla şey kaçırıyomuşum gibi geliyor.yatmadan önce yüz haber sitesi darbesi, 500 stumble, 10dan fazla kişinin blog sayfası ve daha fazlası.
ben bilgi bağımlısıyım. ha şimdi çıkıp da bu sefer diyeceksiniz ki, feysbuktan tivitırdan ve blogdan aldığın bilgi ne? neden vakit geçiriyorsun o kadar fazla. siz anlamadınız galiba. sanırım izlenesi tüm siyasi kimliklerin tivitırı var. anlık bir şeyler paylaşıyorlar. ben muharrem ince' ye bayılıyorum mesela. çok saçma bi tivitır kullanıcısı. ya kemal kılıçdaroğluna ne demeli? tavla oynuyorum diye tivit atıyo. ama saat gecenin 3ü filan. bence aşırı komik şeyler bunlar. peki lady gaga' ya ne diyeceksiniz? biftekli kostümüyle ödül törenine giden bir kadının an be an ne yaptığını takip edebilmek ve o anda bilgisayarın diğer ucunda biftekli bir kadın olduğunu bilmek çok fazla heyecan verici değil mi? bence öyle. dünyada sürekli bir şeyler oluyor. hepsini bilmek hakkım ve erişebileceğim kadar erişirim.
üstelik bana çok fazla çekici gelen şey, su anda dünyanın herhangi bir yerinde herhangi bir aletin karşısında herhangi renkte, herhangi bir dili konuşan, herhangi bir cinsiyette, benden yüz milyon kere daha farklı ortamda büyümüş ve farklı kültüre,dine, etiğe, hukuka sahip birisi var. netvörkümün diğer ucunda. ona eminönünden "naber?" diyebilmek çok çılgınca değil mi? su anda bunu yapabilen canlı, yüzyıllar önce hayvan kovalıyordu yemek için. anladın mı?

bir de feysbuk gelmiş geçmiş en mantıklı şey olabilir. simdi cıkıp da burda anlatamicam çok gizli oldugu için ama mesela fikir vermesi açısından söyleyeyim, biz bir tez üzerinde çalışıyoruz. onu hazırlamak için feysbuk kafalarını emmeliyiz. reelde ulaşabileceğimden bir milyon kat daha fazla insana ulaşabiliyorum.hatta tezimle ilgilenmesine bile gerek yok karşımdaki adamın. çünkü fotoğraflarını, ilgilendiklerini ve hangi liseden mezun olup, hangi okulda okuduğunu görebiliyorum. atıyorum hafızaya. işler çok kolaylaşıyor.
peki internet üzerinden çok farklı bir dilin oluştuğunun farkında mısınız? ben farkındayım. internet üzerinden dönüşen bir şeyler var. bence evriliyoruz. ve mesela bunu hissedebilmek oldukça ilginç bir şey. büyük kıyak da diyebiliriz.

bence bulunduğumuz noktadan itibaren insanın gelişimi, insanın karşısına çıkan dataları beyninde süzüp, günlük hayatta da maksimum verimle kullanabilmesiyle doğru orantılı olarak sağlanacak.öyle de oluyor.

bir de çok alakasız ama bunu da söylemeden edemeyeceğim; blogumu okuyup "ay o öyle değildi ki şöyleydi, aman şunu yanlış yazmışssın, biz o gün şunu yapmıştık aslında, şunu da eklesene, bunu da koysana, beni de yazsana" filan diyen herkesi kınıyorum. buraya her şeyi olduğu gibi yazacak olsaydım, yemin ederim hiç heyecan verici olmazdı. keza burası benim hislenip hislenip gece yarısı karşısına geçip o gün neler yaptığımı yazdığım genç kız günlüğü değil.bazen hissetmediğim şeyleri hissediyormuşum gibi yapıp, insanları kandırmayı seviyorum.
bir şeylerin içinden başka bir şeye yer açmayı hiç beceremiyorum.

8 Aralık 2010 Çarşamba

benim hiçbir zaman sevgilim olamayacak

benim hiçbir zaman sevgilim olmayacak.

bireyler, kendilerini ait hissettikleri gruplara olan üyelikleriyle tanımlarlar ve birer kimlik edinirler. dolayısıyla hayat çok zor.

arkadaşlarımız ile olan etkileşimlerimiz sayesinde kimliğimizi geliştiririz. benlik, sosyalleşerek şekillenir. bu kadar akademik giriş yeterli diyor, bana bana, ezginize geliyorum,

çocukluğumdan beri etrafımda arkadaşım dediğim insanların çoğu karşı cinstendi. üniversiteye geldiğimde erkek arkadaşlarımın sayısı kız arkadaşlarımın sayısının bin katına çıktı. şu anda okulumun son senesindeyim. açıkçası iğrenç bir grup olduk. çok eğleniyorum, aşırı mutluyum, hep güleçim, hep şenim fakat benim hiç sevgilim olamıyor. bu gruptan sıyrılmadıkça da olamayacak. sıyrılmak istiyor muyum? hayır. sevgili istiyor muyum? evet. bu bağlamda sorunumuzun çok ama çok büyük olduğunu belirtmeme gerek yok.

şimdi neden bir sevgilim olmadığı konusuna geleceğim.
bir arkadaş grubu düşünün; iki kız ve onbir erkek olsun içinde. bu iki kızdan bir tanesi ben olayım. ki benim zaten. diğeri de ayşegürt.
ayşegürt'ü yakın zamanlarda yakışacaklarını düşündüğüm bir arkadaşımla tanıştırdım. birbirlerinden az çok hoşlandılar. belki de birlikte olacaklardı ve hatta belki de çok mutlu olacaklardı. böyle ihtimaller vardı,evet. ta ki o telefon görüşmesine kadar... çocuk ayşegürtü daha ilk kez aramış, telefonda konuşuyorlar. herhangi birisinin odasındayız. ayşegürt telefonda heyecanlı. arkada 11 erkek var. ve hepsi ayı gibi bu telefon konuşmasını provoke ediyor. kapa artık yeter, kim lan o çocuk, kimle konusuyosun, hadi gel aysegürt senin sevgilin benim tipi iğrenç ve sığ laflarla telefonun diğer ucundaki yakışıklıyı ve ayşegürtü tribe sokuyorlar. çocuk noluyor diyor, ayşegürt "özür dilerim, arkadaşlarım:(" diyor ve telefonu kapatıyorlar. ilişkileri daha fazla gelişemiyor.

birisiyle buluşacaktım. aylar sonra hayatıma yeni birisi girebilirdi. buluşmaya giderken, çocuk hakkında edinilmesi gereken en gereksiz bilgiler edinildi. dalga geçilecek bir sürü şey bulundu. o kadar çok dalga geçildi ki, buluşmaya giderken çocuktan daha buluşmadan soğumuş olduğumu farkettim. buluştuk, evet gerçekten de soğumuştum. kulağımda sürekli "ahu ahu ahu" gülüşleri yankılanıyordu. çocuğun veda busesine karşılık vermek için ihtiyacım olan enerjim emilmişti. okula geri döndüm. 11 ayının yanına gittim. "sizden nefret ediyorum" dedim. güldük. takıldık, yattık uyuduk.
aradan biraz zaman geçtikten sonra birisiyle sanal yollarla iletişime girmeye başladım. uzun bir süre sonra bir erkekle mesajlaşıyordum, evet yine mutluluk çok yakınımdaydı. kafamı okşayacak birisi girebilirdi hayatıma. ancak ne var ki, bu 11 ayı yine provokasyon çalışmalarına başladı. her mesaj geldiğinde, "kim attı lan kim attı, kimmiş lan kimmiş, ne diyo" diye sorular soruldu. cep telefonum benden çalınarak mesajlarım okunmaya çalışıldı. "kimmiş o çocuk, neyin nesiymiş" dendi. "olum bi rahat bırakın, belki sevgilim olur" dedim, "ezgi, olmayacak, sen de biliyorsun, boşuna yorulma" dendi. "sizin yüzünüzden olmuyo lan" dedim. "eveeet ahahahah" dendi. üzülüyordum.
çocukla romantik bir telefon görüşmesi yapıyorken, hırpalandım, dayak yedim, telefonu kapatmam için ellerinden ne geliyorsa ardlarına koymadılar. çocuk işkillendi. "işin var galiba sonra konuşalım" diyerek telefonu kapattı.ondan sonra fazla aramadı.

çocukla buluşmaya giderken, "iğrenç görünüyosun, bence buluşma" dediler. boynumu büktüm. bence güzeldim lan. niye öyle dediniz? ama sonuçta iğrenç göründüğüm söylendiği için pısıp gitmedim, okulda kaldım. takıldık, güldük, eğlendik ve uyuduk.

11 erkek ve 2 kızdan oluşan bir grubun içinde kız olmak gerçekten çok zor. su anda 11 tane sevgilim varmış gibi ama hiç de sevgilim yokmuş gibi hissediyorum. gün içerisinde 11 erkekten en az 7 tanesi tarafından aranarak an be an ne yaptığımı ve koordinasyonlarımı bildiriyorum.bildirmek zorundayım.

-alo nerdesin?
-kütüphanedeyim
-napıyosun?
-ders çalışıyorum
-ne zaman bitçek
-bilmem
-ayşegürt orda mı?
-evet.
-tamam hadi bay bay.
 
resmen gün içinde izleniyor ve kontrol ediliyoruz. ayşegürtle başka insanların yanına gitmeye çalışırken engelleniyoruz. hayır, gidemeyiz. gidemiyoruz. kalıyoruz. takılıyoruz, gülüyoruz, yemek yiyoruz, yatıp uyuyoruz.


burada günler böyle geçerken, ben düzenli olarak ağdacıya gitsem, kaşlarımı aldırsam, makyaj yapsam kime yarar, neye yarar? hiçbir boka yaramıyor açıkçası, ben söyliyim.

bu 11 ayının gözünde aseksüel canlılar olmaya başladığımızı farkettiğimiz zamanlarda kuaföre gidiyoruz. kuaförden çıkıp hepsine teker teker nasıl olmuşuz diye soruyoruz. beğeniliyoruz. "oha giderli olmuşsunuz lan" diyolar. bu tabire sinirlenmek yerine seviniyoruz. bu noktaya gelinmiş yani. sıkıntılı.
açıkçası çirkin kızlar değiliz. hatta bence baya güzeliz. ortalamanın üstünde olduğumuz en azından, kesin bir şey. ama gelin görün ki olmuyor olamıyor.

bi de şu yanından bakalım; birisiyle birlikte olduğumda, o adamla görüşebilmek için okuldan çıkmam gerekiyor. ben okuldan dışarı adımımı attığım anda telefonum çalıyor. "ezgi gelsene hede hödö yapıcaz" deniyor. ve ben hedehödö yapmayı çok seviyorum. ama çocukla buluşmam gerekiyor. aklıma aşırı eğleneceğimden emin olduğum ama kaçırdığım bir şeyi sokup, tüm gün beni üzüyorlar. benim dışımda gerçekleşen bir eğlenceyi kabul edebilmem mümkün değil. edemiyorum. birisiyle buluşmak demek, eğlencesi garantili herhangi bir şeyi kaçırmak demek oldu. kaçırmak istemiyorum. of, yine darlandım. hayatım gerçekten çok zormuş benim. üzüldüm.

şimdi de olayın bir de iyi yanına gelelim, bir tane bile sevgilim yok. ama 11 tane sevgilim var. sevme tarzları biraz farklı. vurdulu kırdılı sevgi gösterilerinden hoşlanıyorlar, güzel söz söylemeyi bilmiyorlar, nazik davranamıyorlar. ama sevgilerinden şüphe duymuyorsun, duyamıyorsun. yanlarındayken nasıl göründüğünün bir önemi olmadığını biliyorsun. çocuk scooterımla, güllü dallı pijamayla, yakası yırtık tişörtle, dağınık saçlarla yanlarına gittiğinde yadırganmıyorsun. güzel giyindiğinde de, en varoş halinle de aynı muameleyi görüyorsun. bence bu iyi bir şey. kötü değil en azından. ne bileyim.
belki de bu aşırı sevdiğim, dünyanın en sevimli ayıları yüzünden tüm ilişkilerim ayrı ayrı birer "feyıl" oluyor 

velhasılı kelam diyorum, allahım diyorum, ne zaman diyorum, ne zaman! benim diyorum, bir diyorum, sevgilim diyorum, olacak diyorum.

11 tanesi hep bir ağızdan,

"senin hiçbir zaman sevgilin olmayacak"

diyor.

kalbim kırılıyor.

5 Aralık 2010 Pazar

2 Aralık 2010 Perşembe

pamuktan bir ev.

insanın varoluşundan daha büyük bir mesele yok. "mesele" güzel kelime değil mi? büyük ünlü uyumuna da küçük ünlü uyumuna da uyuyor.hayır, sanki çok önemli. bize ne, isterse uymasın. hatta keşke uymasa. o zaman daha güzel bir hikaye olurdu.
demişken aklıma şu geldi, mesela birilerine bir şeyler anlatıyorum ki hep anlatırım, hikayenin sonlarına geldiğimde, hikayenin gerçek sonundan daha çarpıcı bir senaryo beliriyor gözlerimin önünde. of böyle olsaymış inanılmaz olurmuş diyorum ama gerçek sonunu anlatıyorum hikayenin. sonra da neden aklıma geleni yaşayamadığıma üzülüyorum. keşke onu yaşayabilseydim.
hayatımın en marjinal kararı. şimdilik uygulamada da bayağı iyi sayılırım.
yaşamadık ve görmedik şey bırakmak istemiyorum. "hayatta yapmam" dediğim şeylerin listesini çıkardım desem yalan olur, çıkarmadım. ama mesela birisi hadi diyor, durup bir bakıyorum, ben bunu yapar mıyım yapmaz mıyım diyorum. hayatta yapmam lan diyorum ve yapıyorum. bu beni inanılmaz iyi hissettiriyor. bence denenmeli.çünkü çok iyi hissettiriyor.

geçenlerde hayatımın en kaliteli konuşmasını yaptım. o kadar kaliteliydi ki, çok çok tatmin oldum.
karşımdaki adamı söylediklerimin dışında söylemek istediğim başka hiçbir şeyin olmadığına inandırdım ve işte gerçek; hakkaten de söylediklerimin dışında söylemek istediğim başka hiçbir şey yoktu. insanlarla iletişim kurarken esas alacağım tek şey bundan sonra bu. dolaylamasız, direkt cümleler ve muhteşem kaliteli bir diyalog.

fakat bu netlik, "her şeyin" netlik kazanmış olduğu anlamına gelmez. söylediklerim sadece ona söyleyebileceklerim kadardı. bazen öyle garip bir şey oluyor ki, senden başka kimseye söyleyemiyorsun bir şeyleri. çünkü ağzından çıkanları kulağın duymuyor. oha diyorsun ya oha, ben bunu söylemek istemedim ki.
ya da mesela söylüyorsun, ama o anlaması gerektiği gibi anlıyor ve yine kaliteyi bozuyor. hiçbir şey yapmadan anlaşabilmeyi çok isterdim.

bazı şeyler var. tamamen bana dair ve benimle ilgili.

20 Kasım 2010 Cumartesi

dirseğimi öptüm.

düşlediğim hayat bana düşündürülenden daha başka bir hayat. bütün master, burs, not ortalaması, iş imkanları, başlı başına çalıştığım iş, ödevler, paperlar, makaleler, okumalar, yazmalar, şunlar bunlar hepsi elimin tersine bakıyor. hepsini itip bambaşka bir şeyler yaşayabilirim. doğduğum andan itibaren bana aşılanan ve dikte edilen her duygu ve düşünceyi boşverebilirim, vermek istiyorum. hayal ettiğim şey çok başka. öylesi daha iyi olacak diyemiyorum, bilmiyorum ama mesela ben hayal ettiğim gibi yaşayamayacağımı biliyorum. sanırım "fak dı sistım" tam olarak burada söylenmesi gereken bir öbek. evet, fak dı sistım.

mesela ne istediğimi buraya yazsam bana şımarık derler. yazmam. söylemem de.
ama şu var; sonsuza kadar sadece kendi gönlümü yapmak için uğraşmak isterim.
düşündüm de, hayatımda en mutlu olduğum anlardan bir tanesi, barselona' da kaybolduğum zamandı. nasılolsa kayboldum diye her ara sokağa korkusuzca girip çıktığım ve kendi kendime yolumu öğrendiğim zamandı. birisiyle tanışmak da böyle bir şey olmalı ve işte tam olarak burada eksik bir şeyler var. ama neyin eksik olduğunu bilmiyorum. bu yüzden de bir yerlerde kaybolsam hiç de fena olmaz diye düşünüyorum.

12 Kasım 2010 Cuma

bir şeyler oldu.

onun da başka bir hayatı olabileceğini kabul ettiğin zaman büyümüş olacaksın dedi.
o kadar çok düşündüm ki bu söylediğini... Bir sonraki görüşmemizde, ee bir gelişme var mı, anlat bakalım, başka hayatlara da saygı duyman gerektiğin hakkında düşündün mü? dedi.

Düşündüm. Onun benden başka bir hayatı olabileceğini kabullenmek yerine, benim başka bir hayatım olduğunu farkettim.

Büyümekle ilgili bir şey söylemedi.Peki büyümüş müyüm diye de sormadım. Parasını verip çıktım.

6 Kasım 2010 Cumartesi

2 Kasım 2010 Salı

imdat

dinle dostum,

21 yaşındayım. 1 aydır sürekli aynı giysiyi giyiyorum. Okulun ilk günü ne giydiğimi hatırlamak için şu anda ne giydiğime bakmam yeterli. Her haftasonu alışveriş yapmama rağmen, "giyinmem gerektiğinde", yatağımın ya da koltuğun üstüne attığım gri, bana 2 beden büyük "the doors" tişörtümü elime alıyorum. üstelik the doors hayranı değilim. sadece iki üç şarkısını biliyorum. bu tişörtü neden aldığımı da hatırlamıyorum hatta almamış bile olabilirim. çünkü oda askısına baktığımda bana ait olmayan bir sürü sweatshit dediğimiz giysilerden var. her gittiğim odada üşüyüp, üstüme bir şey giyip, odaya kaçıyorum. böylece bir sürü giysim oluyor giymediğim. bugün onları shaiplerine geri vericem. belki de geri satarım, bilmiyorum. dün, şeker komasına girmediğim için çok şanslıyım. hayatımın hiçbir gününde, hiçbir şeker bayramında bile yemediğim kadar şekerli şey yedim. dominostan söylediğimiz cheesy breadleri çikolata sosuna batırıp yerken hatırlıyorum kendimi. sabah kalktığımda the doors tişörtümün üstündeki çikolata sosu lekeleri ve boynumu kaplayan kurumuş çikolata da bunun bir kanıtı. peki nasıl temizlendim? kendimi yaladım. ellerime baktığımda, ojelerimi en son ne zaman sürdüğümü hatırlamadığımı farkettim. ama ne zaman sürdüğümü hatırlatacak bazı şeyler de yok değil, mesela sağ başparmağımın tırnağındaki oje gerçekten yok gibi. hayatta saç kılından daha çok iğrendiğim bir şey varsa, o da deforme ojedir. yani öyleydi. şu an ben deforme olmuş ojelere sahip bir kızım.
dip boyam o kadar geldi ki, kuaföre dip boyaya gitsem, normal saç boyama parası alırlar. dibi, bildiğin saç oldu. uzun mu uzun. bunu da geçiyoruz.
 Çarşamba gününe çok sevdiğim bir adamla ilgili bir paper yazmam gerek. Yılmaz Güney. evet yazıyorum da, hem de aşırı hoşuma gidiyor ama her cümlede bir buzdolabından diyet kola alıp bir sigara daha yakıyorum. İşim çok uzun sürecek gibi.
Aldığım ilaçların etkisiyle dün gece 11 buçuk saat uyuduğum gerçeğiyle karşı karşıya kaldım az önce. bu beni derinden sarstı. çok uyudum. iyi ki çikolata kusmadım.
Ayrıca dün gece ben uyurken facebook statüsümün güncellendiğini sabah farketttim. Yani şifrem insanların elinde dolaşıyor ama pek de umrumda değil galiba. Şakacı arkadaşlarım var diyip güldüm. hehe. hiç komik değil aslında.
4 adet diyet kutu kola ve iki paket sigara istedim yemekçiden, getirdi sağolsun. siparişimi almaya, güllü dallı pijamam ve the doors tişörtümle gittim. saçlarım gerçekten fel fecir okuyordu.
sanırım derse de aynı kostümle gideceğim. neden böyle olduğum hakkında hiçbir fikrim yok.
laptopumun ekranı gidip gelmese bir de, hayatım bayram olacak sadece sahip olduklarımla. canım sigaram, canım kolam, canım laptopum. sizi çok seviyorum ama;

bak arkadaşım.

olmuyor böyle.


ve anne, blogumun sıkı takipçisi olduğunu bildiğim için bunu sana yazıyorum; bu sefer bu yazdığım yüzde yüz gerçek. (eğer merak ediyorsan diye)

24 Ekim 2010 Pazar

21 Ekim 2010 Perşembe

19 Ekim 2010 Salı

şu dünyada gerçekliğine inandığım tek şey, insanın alışabilme yeteneğinin olduğudur... ve bu iğrenç bir şey.