23 Şubat 2016 Salı

selam

merhaba uzun zamandır yazmıyorum.
öyle çok şey oldu ki
aynı zamanda da hiçbir şey olmadı.
pek iyi hissetmiyorum
ama pek kötü de hissetmiyorum.
dünyanın en kötü şeyi de bu değil mi. ne hissettiğini bilmemek.
kendime ihanet etmedim arada girip burada yazdıklarıma baktım. ne kadar tatlı ne kadar güzel dedim bazen de çok saçma dedim beğenmedim salakça buldum. ama genel olarak güzeller cünkü o zamanlar bir şeyler hissediyormuşum

ben hayatımda hiçbir zaman böyle hissetmedim. bomboş. kimseyi sevmiyorum biliyo musun. yani içimde en ufak bir sevgi kırıntısı bile yok. ailemi seviyorum bikaç arkadaşımı seviyorum bitti. sevdiğim bir köpek sevdiğim bir müzik sevdiğim bir yemek yok. üstelik bunla ilgili de bir sorun yaşamıyorum. yani ne bileyim benim asıl sorunum bu galiba. bence insanlık adına insanlık dışı bir durumdayım ve bununla ilgili hiçbir problemim yok. bence bu daha kötü.

ama kendimi kötü hissetmiyorum.

paradoks oldu amk.

bitti.

5 Nisan 2013 Cuma

anılar anılar simdi gözlerimde canlandılar

asla unutamadığım gereksiz şeyler;

-göztepe benzincinin orda, ailece arabanın içinde ışıklarda bekliyoruz. arabamız beyaz. benim camım açık, bi kadın yürüyor yan kaldırımda. kucağında bebek var. look diyor, look, beyaz araba, white car, a white car, beyaz bir araba, white car diye tekrarlıyor bizim arabayı göstererek.

-anaokulunda göztepe pansiyonluya gidiyordum. ablam da ilkokuluna gidiyordu aynı okulun. ablamın arkadaşları beni aşırı seviyodu hep yanaklarımı sıkıp öpüyolardı. ablamın arkadaşı gizem, "doğum günüme ezgi de gelsin" demiş, beni de götürmüşlerdi. gittiğim ilk doğumgünü partisiydi. çok heyecanlıydım ve aşırı dikkatli davranıyordum. fakat kasılmaktan ve heyecandan masaya bi şişe fanta döktüm. bütün börekler ıslandı. gizem ablanın annesi üzülme üzülme bi şey olmaz demişti. ablam masanın altından bacağımı cimciklemişti. ağladım, annemler gelip beni aldılar. sadece bardağıma fanta doldurmak istemiştim.

-kreşteyken ise petek çocuk yuvasına gidiyordum. servisimiz vardı. ben okula 3 yaşımda başladığım için en küçük ve en tontiş çocuk olarak yine çok fazla seviliyordum. serviste herkes benim yanaklarımı sıkıp kucağına alıp agucu mugucu yapardı. bi keresinde bi öğretmen servise bebeğini getirdi. benden daha küçük ve benden daha tontiş. herkes onla ilgileniyordu ve ben aşırı derecede kıskanıyordum. bebeğin bi parmak kuklası vardı. annesi parmağına takınca bebek gülüyordu. yani susturucu oyuncak. ben kullanılmış bir mendil gibi bir köşeye fırlatılmışken ve ağlamak üzereyken koltukta bebeğin parmak kuklasını gördüm ve hemen alıp donumun içine soktum. bi süre sonra bebek ağlamaya başladı ve herkes parmak kuklayı aramaya koyuldu. ben hiç sesimi çıkarmadan bekledim. bebek ağladı. kuklayı vermedim. bebek ağlamaktan boğulacak gibi oldu. yine vermdim. servis evime geldi, indim. parmak kukla şu an hala bende. bebek büyümüştür. piç kurusu. bi servise iki sevimli çocuk fazla tamam mı!

-üniversite 1.sınıfta integralli türevli math 101 dersindeki asistanım ahmet'i çok seviyordum. kopya çektiğimde "kopya çektim ben, quizimi 0 yap" diye mail atacak kadar çok seviyordum hem de. onu aldatamazdım çünkü. ahmet benimle çok ilgilenirdi. boş quizlerimi topladıktan sonra, kendi doldurduğu çok olurdu. tüm bunların haricinde sohbet de ederdik. sohbet etmeyi de severdim. bu ilişkiyi kimseye anlatmıyordum. sınıftan bi arkadaşım, ahmetin onun quizlerini doldurduğunu, arada muhabbet ettiklerini, baya iyi arkadaş olduklarını ve ekstra etüt yaptıklarını söylediği halde kimseye anlatmadım hem de... aldatıldım. ve dev bir aldatılma acısı yaşadım. ahmetin bunlardan haberi yoktu ama onu hiç affetmedim. bir daha onun resitasyonuna katılmadım.

-hatırladığım en eski şey; ben kare elbezleriyle oynamaya bayılıyordum. babam hafif nemlendirdikten sonra bana verirdi bezi ve ben salonda masanın altına girip, bu bezi 4 kat yapar tekrar bozar ve tekrar katlayarak saatlerimi geçirirdim. elbezi kuruduğunda katlamayı sevmiyordum. masanın altından bezi çıkarttığımda babam alır, ıslatır bana geri verirdi. bi kere uzattım ve babam bezi almadı. uyumuştu çünkü. ben de bezi tükürük yağmuruna tutarak ıslatmış ve oyunumu oynamaya devam etmiştim. gerizekalı olduğum zannediliyordu. fakat sonra süper zeka olduğum keşfedil....MEDİ :D

-yine anaokulundayken aşık olduğum bir çocuk vardı; ekin. sarı, amerikan traşlı saçları vardı. spor saatinde mum duruşunu en güzel ikimiz yaptığımız için öğretmen ikimize de birer çokonat vermişti. ekinin çokonatı erimişti. ekin yanıma gelip değiştirelim mi, sen bana onu ver diyerek elimdeki çokonatı almıştı. bana erimiş bir çokonat vermişti. ekin galiba bana aşık değildi. ama o erimiş çokonatın çöpü 1 yılı aşkın odamda durdu. teşekkürler.

-sanırım en çok barbielerimi seviştrirken ve ah uh diye sesler çıkarırken babanemle dedeme yakalandığım zaman utanmıştım. lanet olası ken'in siki yok, lanet olası barbie'nin amı yok. ama hala seks.

-ananemde kalırken mahalledeki çocuklara niyeyse okuma yazma öğretme misyonunu üstlenmiştim. öğretmeye çalıştığım ilk kelime tabii ki; EZGİ idi. hiç kimse neden böyle bir şey yaptığımızı sorgulamıyordu.... ve ben de EZGİ den başka bir kelime yazmayı bilmiyordum :')

-dedem öldüğünde hayatımın bir ilki yaşanmıştı. ilk kez sevdiğim biri ölmüştü ve hayatımın da en boktan günüydü. abim ablam ve ben dedemin evinde büyümüştük. dedem bizi çok severdi. babanemle kavga bile ederdi çocuklarıma ben kahvaltı hazırliycam diye. bir de çok beyfendi bi adamdı. dedemle çarşıya çıktığımda onunla gurur duyardım. serçe parmağını uzatırdı bana, onu tutar, öyle yürürdüm. dedem hep takım elbiseli ve fötr şapkalıydı. çarşıda esnafa kibarca şapkasını kaldırarak selam verirdi.

öldüğü gün dedemin evine gittiğimizde dedem yatağında yatıyordu ve üzerine bir çarşaf örtmüşlerdi. abim ablam ve ben içerde herkes ağlaşırken dedemin yanına gittik ve ölüsünü öptük. pamuk gibiydi yine dedem. yanına yattık üçümüz. ablamla ben iki yanına, abim de ayak ucuna. andık onu. sonra büyük bir sessizlik oldu ve bir kahkaha patladı. sonra hepimizin sinirleri bozuk olduğu için gülme krizine girdik. başta çok utandık kendimizi susturmaya çalıştık ama espri filan yapıyoduk baya taşak muhabbeti çevirmeye başladık. bi yandan da ölü dedemin elini öpüp özür diliyoruz filan. çok saçma bi durumdu. sonra ağlıyoruz, sonra tekrar gülüyoruz. annem geldi, bizi evden kovdu. gidin dışarda gülün dedi. biz kahkaha ata ata çıktık, dışarı çıkınca ama yine ağlamaya başladık. eve geri geldik. baktık hoca gelmiş kuran okuyor yine gülme krizine girdik. annem bize çok kızmıştı. sonra dedemin yanına giderek yine özür diledik. sonra dedemi götürdüler. öyle.


11 Şubat 2013 Pazartesi

how i met your LAVIR

7. sınıftaydım. o zamanlar kolejde okuyordum. bu yüzden çok kalabalık sınıflar ve şubeler yoktu. 7A, 7B, 7C diye 3 şube ve her şubede en fazla 20 kişi vardı. bizim sınıf 13 kişiydi. sınıf öğretmenimiz nuran karaadaktı. timberland botların, george hogg'ların, balina yağı kokan iğrenç barbourların en popüler olduğu zamanlardı.............

8A vardı. bizim sınıfın hemen çaprazındaydı. diğer 8'ler üst kattaydı. 8A'dakilerle iyi anlaşırdım, tanırdım. popüler bir kızdım. üstelik başarılıydım da. öyle ki bilgi yarışmalarında hep benim grubum kazandığı için artık beni sunucu yapmaya karar vermişlerdi. gerçekten okul hayatım bayağı iyi gidiyordu. 

ben ergenliğe çok geç girdim. memelerim çıkmaya başladığında çok utanmıştım. sürekli bol şeyler giyiyordum gizlemek için. meme utanç vericiydi. reddetmiştim memeleri. regl de olmayacaktım. hatta bi arkadaşımın regl olduğunu öğrendiğimde ondan soğumuştum. neden bilmiyorum ama ona uzak davranmaya başlamıştım. 

erkek arkadaşlarımla hep çok iyi anlaştım. (he klişe he) ilkokulda kızlar haftasonu bale kursunu tercih etmişlerdi ama ben satranç oynayacaktım. çünkü bizim oğlanlarla çok eğleniyorduk. ilköğretim hayatın boyunca ne yaptın diye sorarsan, "koştum" derim. çünkü tenefüslerde bahçeye inip kafayı geriye atarak deli manyak gibi koşuyorduk sağ sola. başka bir bok hatırlamıyorum. bi de biz 8 yıl aynı insanlarla okuduk. sınıf arkadaşlarımız hep aynıydı. birlikte büyüdük. ahahah bak ne hatırladım bi de; bi keresinde öğretmenlere mi ne sinirlenmiştik bi şey olmuştu hatırlamıyorum, çocukları örgütleyip bahçeye inmiştik, protesto edecektik bir şeyi. derse girmeyip bahçede EĞİTİM HAKKIMIZ, SEKE SEKE ALIRIZ! diye tek ayağımızın üstünde sekerek eylem yapmıştık. televizyonda duymuştum bu sloganı. meğer söke söke alırızmış doğrusu:( ben de diyordum ki bu öğretmenler niye gülüyor:( götler :( napiyim öyle biliyodum :( neyse devam ediyorum;

efendim işte durumlar böyleydi. ben erkek arkadaşlarımın yanında giyinip soyunmaktan utanmayacak kadar cinsiyet rollerinden habersizdim. onlar erkek değil, arkadaştı işte. tek fark, onların oturmadan işeyebilecek bir uzuvlarının olmasıydı ve başka bir yerde işemeleriydi. bu da gerçekten büyük bir sorun değildi. 

sanırım o zamana kadar hiç aşık olmamıştım. belki de bu yüzden karşı cinse karşı bu kadar hissizdim. emre altuğ'u saymazsak tabii. kendisi ilk aşkım olur ne yazık ki :p evde hala ona yazdığım aşk mektupları duruyor. sadece evleneceğim adama göstereceğim. 

her şey böyle güllük gülistanlık devam ederken, ben memelerden utanıp bol tarza geçiş yapmışken günü bir gün, bir öğle teneffüsünde camdan aşağıyı izliyordum. muhabbet ediyorduk bir yandan da. haberi gelmişti. 8A'ya yeni bi çocuk gelmiş dedilerdi. Bizim okul dedim ya az kişiydi. kim gelse gitse hemen haberimiz olurdu. işte biri gelmişti, ne bileyim. 

camdan sarkerken kırmızı ayakkabılarıyla futbol oynayan bi çocuk gördüm. daha evvel hiç görmemiştim onu. hemen zeynepi çağırdım. zeynep koş yeni çocuk bu mu dedim. geldi, baktı, he dedi, gitti. teneffüs 30 dakikaydı. 30 dakika boyunca onu izledim. 30 dakikanın sonunda aşık olmuştum. yani bunu sonradan fark edecektim...

zil çaldı. ben sınıf başkanıydım. herkesi sınıfa topladım. öğretmen zilinden evvel tahtaya ders ve konuyu yazacaktım. yazdım. beklemeye başladım. yerime oturmam gerekiyordu. düşünmem gerekiyordu. öğretmen bir an evvel gelmeliydi. çünkü ben terliyordum. kalbim pıt pıt atıyordu, midem bulanıyordu ve bu ilk kez oluyordu. bana ne olduğunu bilmek istiyordum. 

öğretmen geldi. yerime oturdum ve düşünmeye başladım. bana ne olduğunu anlayamadım. izin alıp tuvalete gittim. dönüşte 8A'nın önünde durdum. parmak ucuna yükselerek kapının küçük penceresinden içeri baktım. oradaydı. kırmızı ayakkabılarından tanımıştım. öğretmen ona, kırmızı ayakkabı giyemeyeceğini söylüyordu. yasaktı. öğretmenin adı da nurtendi. 

kimse beni görmeden doğruca sınıfıma geri döndüm. öğretmen bana kızdı geç kaldığım için. bi şey demeden geçtim yerime oturdum. günüm çok kötü geçiyordu... kendimdeki değişikliği algılayamıyordum. ama tuhaf bir şekilde de iyi hissediyordum. 

ertesi gün 8A'daki en yakın arkadaşım olan ece'nin yanına gidip yeni çocuğu sordum. adı ne dedim. mert dedi. ee? dedim, yeni gelmiş dedi. niye dedim, eski okulundan kovulmuş ama bizim okul kabul etmiş dedi. neden kovulmuş dedim, bilmiyorum dedi. banane, adı mert'miş. ece'nin yanından ayrıldım. sınıfa koşup bahçede top oynayan mert'i izlemeye başladım. mert her teneffüs top oynamaya iniyordu. onu bir türlü yakından görüp inceleyememiştim. 

zil çaldığında merdivenlerin başındaydım. oradan geçecekti. ben de ona bakacaktım. mert koşa koşa merdivenlerden çıkıyordu arkadaşlarıyla. hemen arkadaş olmuştu sınıfındakilerle. sevmişlerdi onu. çok tatlı.

önümden hızlıca geçti. inceleyemedim. sınıfa koştum. ders ve konuyu yazdım tahtaya. 

...

-öğretmenim tuvalete gidebilir miyim?
-senin bu tuvalete gitmelerin de çok oluyor ezgi, hayırdır?
-öğretmenim çişim geldi.
-git gel hemen.
-teşekkürler!

benim bu tuvalete gitmelerim harbiden çok oluyordu. her ders, ama her ders en az bir kere tuvalete gitmek için izin alıyor, dönüşte de 8A'nın kapısındaki küçük pencereden kafamı uzatıp mert'e bakıyordum. cam aynalı gibi olduğu için içerden beni görmüyorlardı. merti gülerken görmüştüm. aman tanrım, diş telleri var! çok zayıf bir çocuktu. incecik böyle. diş telleri vardı. o iğrenç kokan barbourlardan giyiyordu. ayağında tarçın rengi timberland botlar vardı. mert düpedüz çirkindi amk. fare gibi çocuktu. ama aşk çok başka bir şey. zerre umrumda değildi. akşam eve gidip babamı BABA NOLUR BANA TIMBERLAND BOT ALALIM YALVARIYORUM, ALMAMIZ LAZIM, HERKESTE VAR Bİ TEK BENİM YOK diye darlayacaktım. şans bu ya, daha o hafta deneme sınavında okul birincisi olmuştum. bir hediyeyi hak ediyordum doğrusu. 2 gün sonra mertin botlarının aynısından bende de vardı. bu harika bir histi. 

mertin benden asla haberi yoktu. onun için okuldaki herhangi bir öğrenciydim. bunu çok iyi biliyordum. hiç muhabbetimiz olmamıştı. ama ben çok utanmaya başladım. hiç konuşmadığımız göz göze dahi gelmediğimiz halde ondan utanıyordum. onu gördüğüm yerde koşarak bir yerlere kaçıyordum. ve bu arada bana ne olduğunun hala farkında değildim. hiç kimseye söylememiştim merte olan ilgimi. sadece ben biliyordum. 

merti gördüğüm ilk günden sonraki tüm günlerim onu stalklamakla geçti. duvarların arkasından çıkan, pencerelerden dikiz atan, hayalet gibi çocuğun arkasından dolaşan bir manyağa dönüşmüştüm.

ben arabesk çok severim bilen bilir. tek sebebi de merttir. olum çocuk ağır ibocuydu. ben de ibocu oldum. net. evde şarkı ezberliyordum. tarzımız yavaştan şekilleniyordu.

bir haftasonu tripli bir sanat filmindeymişçesine aynanın karşısında kendimi izliyordum. evde annemler yoktu. annemin odasına girip cımbızı aldım ve kaşlarımı almaya başladım. baya baya yoldum filan incelttim. üstümdeki kuru kafalı bir tişört vardı. mert beni kesinlikle böyle beğenmezdi. artık okul gömleğinin içine siyah tişört değil, dekolteli askılı bluzlar giyecektim. memelerimden de artık utanmıyordum. hızla büyümek istiyordum. hemen koca bir kadın olup aşık olduğumu kabul etmek istiyordum.

koskoca bir sene, mertle hiç konuşamadan bitti. gerçekten tam bir sene sadece onu düşündüm. sadece onu takip ettim. hakkında tuhaf tuhaf bilgiler öğrendim. bunları bir deftere yazıyordum.

yıl sonunda 8. sınıflar mezun oldu. mert belki liseye de bizim okulda devam ederdi. etmedi. yeni dönemde bütün lise 1leri teker teker dolaştığım halde onu görememiştim. mert gitmişti. bütün bir yaz tatili benim için işkenceden farksızdı. fakat bunun sonunda yine mutluluk çanları çalmamıştı. merti bir daha göremeyecektim.

su anda düşününce 1 sene boyunca hiç konuşmadığım göz göze bile gelmediğim bir çocuğa nasıl bu kadar aşık kalabildim sıkılmadan bilmiyorum. çok tuhaf.

mert'e karşı hissettiklerim aşkın en saf haliydi diyeceğim gülmezseniz :'(
insan çocukken daha güzel seviyor amınakoyayım.
(gerçi ben şimdi de çok güzel severim)

ben 8. sınıf olmuştum. beril vardı. beril benim ön sıramda oturuyordu. beril çok önemli bir kızdı. çünkü mertle yazlıktan arkadaş olduklarını öğrenmiştim. beril boku yemişti. bundan sonra onunla sadece mert konuşacaktım. öyle de yaptım. beril sıkıldı ve yerini değitiştirdi. göt.

lise sınavlarına hazırlanıyordum. kadıköyde sanatkarlar sokağındaki mef dershanesine gidiyordum. o hafta sabahçıydım. bok gibi bir deneme sınavından çıkmıştım. kafalar düşmüştü. dershanenin yanında bi kafe vardı. ve dershanenin yanındaki o kafede mert oturuyordu. tek başına. bir başına. iyice zayıflamıştı. hala telleri vardı. her zaman yaptığım gibi onu gördüğüm gibi koşarak oradan uzaklaştım. dershaneye geri girdim. sonra lan ben salak mıyım acaba? skerim böyle aşkın ızdırabını gidip konuşacağım diye geri gittim. zaten artık o utangaç kız değildim. sigaraya filan başlamıştım. derslerden kaçıyordum. hafif piçlik vardı bende. neyse, gittim ve mertin başında dikildim. kafasını kaldırıp gözlerini kısarak bana baktı. hiçbir şey demeden oturdum. mert dedim, ben dedim, ezgi dedim. ben dedim senle dedim aynı okuldaydım dedim. ben dedim hala dedim aynı okuldayım dedim. ben dedim sana dedim çok aşıktım dedim. şimdi dedim, seni dedim, burda görünce dedim, söylemek istedim dedim. mert gülümsedi. dur dedim devam ettim, pencerelerden hayvan gibi baktığımı, onun için babama yalvarıp botunun aynısından aldırdığımı, kaşlarımı ilk onun için aldığımı, okula geldiği ilk günden beri ona aşık olduğumu söyledim. mert gülümsüyordu hala. hoşuna gitmişti piç kurusunun. "ehe ne güzelmiş, bilmiyordum." dedi. yalnız dedi, ben dedi, kız arkadaşımı dedi, bekliyorum dedi. o öğlenci, birazdan gelir, bence gitsen iyi olur dedi. çok sinirlendim. ama çok!

tamam ben gidiyorum dedim. ama numarasını da istedim. bana telefonunu ver o zaman çok önemli bir şey daha söyleyeceğim diye kandırdım onu. ama numarayı kaptım. gideyim diye verdi numarayı. yanlış numara vermediğinden emin olmak için de dur çaldırayım diyip çaldırdım bi de ayı gibi. ben merti çaldırırken o kız geldi. kıvırcık turuncu saçlı baya güzel bir kızdı. OHA NOLUYO YA dedi. ben hiçbir şey söylemeden koşarak kaçtım. ne konuştular ne dediler bilmiyorum arkamdan.

ertesi gün merte slm npiosun? tadında mesajlar atmaya başlamıştım bile. çok tuhaf ama mert de bana cevap veriyordı. baya deli gibi mesajlaşmaya başladık. ben her gelen mesajın karakter sayısı katı kadar daha aşık oluyordum merte. her mesajda biraz daha fazla. git gide büyüyordu içimde bir şeyler. felaket bir his. duvarları yumruklayası geliyor insanın.

biz 1 ay kadar böyle mesajlaştık. daha hiç görüşmedik ama hep muhabbet ediyorduk. her şey çok güzeldi. taa ki o telefon gelene kadar. merti sevgilisi benimle mesajlaşırken yakalamış ve her şeyi okumuş. bizim oğlanın ağzına sıçmış. sonra da hızını alamayıp beni aramış.

telefonu mert arıyor zannederek aşırı heyecanlı bir şeklde açtığımda kızın çığlıklarıyla karşılaştım. hiçbir şey diyemeden kızın bağrışlarını dinliyordum. bana küfür de ediyordu. zaten ben anlamıştım diyordu. git kızım git başkasına salça ol diyordu. seni öldürürüm diyordu. ben hala susarak dinliyordum. kız bana konuşsana ya konuş, madem bunları yapacak kadar yüzsüzsün, o zaman verecek bir cevabın da vardır, konuş, söyle dedi.

ben konuşmadıkça kız iyice delirdi. BİR ŞEY SÖYLE diye bağırdı.

ona söyleyecek bir şeyim yoktu ama bir şey sorabildim;

"-sen hiç aşık olmadın mı?"

ben gerçekten de aşıktım ve başka da hiçbir şey umrumda değildi.

kız iyice çıldırdı. bir soru daha sordum;

"-sen aşık olunca da böyle olmuyor mu?"


ben o gün aşkın öyle "gelişine" yaşanacak bir şey olmadığını fark ettim. fakat bugün kendimle gurur duyuyorum. o yaşta aşkıma sahip çıkmışım aslanlar gibi :p hiç vazgeçmemişim. sonuna kadar mücadeleyi koymuşum valla. afferim kız bana.


velhasıl-ı kelam, herkes aynı aşık olmuyormuş. herkes başka türlü seviyormuş. severken enini boyunu öçmek gerekiyormuş. dümdüz aşk yaşanamıyormuş. ve en önemlisi de öyle aaaaşıkım demek herhangi bir şeyin sebebi olamıyormuş.

niye olmuyormuş?

NİYE?






















24 Ocak 2013 Perşembe

.


15 Ocak 2013 Salı

ben çok bencil biriyim.

4 Ocak 2013 Cuma

Terliksiz Bir Gün

arkadaşımın ananesi ölmüştü. onlar katolikti. arkadaşım gelirken siyah giyinmemi söylemişti. giyindim. evlerine doğru yola çıktım.

kapı aralandığı gibi yüzüme ağlaş sesleri, hüzün ve tavuklu pilav kokusu çarpmıştı. neyse ki ben de siyahtım. ayakkaplarımı çıkarana kadar gerçekten kara bir bulut gibiydim, matem evinin bir parçası olabilirdim. evet olabilirdim. olamadım.... olduramadık....

Neden?

...

çoraplarım sanki gökkuşağından kopup ayaklarıma dolanmıştı, sanki güneşten aldığı enerjiyle parlıyordu. belki biraz da peri tozu serpilmişti üstüne. hayatta daha parlak renkli başka bir çorap daha olmadığına eminim. meleklerin ayaklarından çalınmış gibilerdi. sarısı taksi sarısından daha sarı, kırmızısı şehitlerimizin kanıyla boyanan mareşal gazi türk bayrağı kırmızısından daha kırmızı, yeşili kaktüs yeşilinden daha yeşil, moru elizabeth taylor morundan daha mordu.

canım arkadaşım ayaklarıma bakınca yaşlı gözlerle güldü. acı acı güldü. ezgi bi siktirgit dedi ve çalan telefona bakmaya gitti. ama şirin siktirgit dedi yani. şakasına. gerçek siktirgit değil. galiba :/

...

ben evin kızı olduğumu düşündüğüm için arkadaşımın annesi nazan teyzeme tavuklu pilavları dağıtırken yardımcı olmam gerektiğini biliyordum ve evin içinde mutsuz insanlara sürekli "pilav yediniz mi? size ulaştı mı pilav, ayran mı kola mı?" diye sorarak, geziniyordum. salonda attığım her tur, bir siyahlının tebessümü demekti. ayaklarımı gören herkes mutlu oluyordu.

...

nazan teyzem bana o gün terlik giydirmedi.





1 Ocak 2013 Salı

sülükler, peygamberler ve ben

benim annemle babam ben kendimi bilmeye başladım beri çalışıyolardı. önce ablama babannem bakıyodu. çünkü o sıra anneannem hastaydı. sonra babaannem hastalandı. bu sefer anneannem ablamla bana bakmaya başladı. sonra hem anneannem hem de babaannem hastalandı, boku yedik.

artık bize bir bakıcı gerekiyordu....

anneannemin mahallesinde zeliha teyze vardı. sabahları babamlar işe giderken bizi onlara bırakıyodu. akşam da gelip alıyodu. bazen de zeliha teyze bize geliyodu. ve zeliha teyze yalnız değildi.... barbaros vardı. zelihanın oğlu barbaros...

içinde barbar kelimesi geçtiği için mi bilmem, hala bu isimden hoşlanmıyorum.

...

ben küçükken allah için çok tatlı bir çocuktum. üstelik çok da usluydum. kafamı masanın köşesine vurup ağlamazdım. hatta babam parmağımı arabanın kapısına sıkıştırdığında bile ağlamamıştım. morarınca ağlamıştım.

neyse, zeliha teyze bize nasıl bakıyodu hiç hatırlamıyorum. ben çok küçüktüm. zaten altında rahatlıkla kakamı bırakabileceğim bir hazne olan, eski tip bir bebek masasında oturuyodum sürekli. zeliha teyze çişimi kakamı kontrol etmek zorunda kalmamak için beni oraya oturtuyodu. televizyonun karşısında hem yiyip hem sıçıyordum gün boyu.

peki ablam napıyordu? ablam napsın. sürekli barbaros abiden dayak yiyodu. ama ablamı dövmeyi bıraktığı aralar gelip beni öpüyodu çocuk. yani barbaros beni seviyodu, ablamı dövüyodu. bense barbaros kaka mı çiçek mi bir türlü karar veremiyordum.

neyse ki günlerden bir gün babam, barbarosu ablamı döverken görünce bizi zelihanın elinden aldı. bi daha o kadının evine gitmedik ve lanet olası barbarosu görmedik

ablam bu sırada anaokulu yaşına gelmişti. onu okula yazdırdılar. o kurtuldu...

bana da yeni bir bakıcı bulmak zorunda kaldılar.

yine anneannemin mahallesindeki döndü teyzeye gittim bu sefer. döndü teyze sağırdı. yani çok az duyuyordu. ama çok tatlı bir insandı. AMA SAĞIRDI. ve ben de çocuktum. beni hiç yalnız bırakmıyordu ağlarım ederim filan diye ama sağırdı abi. sağır bakıcı mı olur. neden olmaz bilmiyorum ama onunla da olduramadık işte. döndüyü de saldık. döndü teyzemin de bir eteği var hala aklımda gri böyle aşırı çirkindi. ama tatlı biriydi ya. hep iyi hatırlıyorum onu.

...

döndü teyze de yalan olunca bu sefer perihan teyze bana bakmak için gönüllü oldu. perihan teyzenin benim hayatımda çok önemli bir yeri var.

o çok özel biri. çünkü hayatta ilk kafa karışıklığını bana o yaşattı. korkularımla yüzleşmeyi ilk onun evinde öğrendim.

...

perihan teyzem takdir edersiniz ki şişmandı. kocaman damarlı bacakları vardı ve saçları kınalıydı. kına kokusundan ilk onun evinde tiksindim. kına iğrenç kokuyodu. ben çizgi film izlerken o, grili beyazlı ve beline kadar uzanan saçlarına kına yakardı. bugs bunny izlerken buram buram kına soluduğunuzu bir düşünebilir misiniz bir kaç saniye? çok kötü di mi.

perihan teyzem günün belli saatlerinde beni divandan indirip kendi otururdu. o dombili ve damarlı bacaklarının üzerine, boka benzeyen kocaman sülükleri koyar, gezdirirdi. ben hayatımda ilk defa böyle bir şey gördüğüm için korkamamıştım bile. "perihan teyze bacağında 4 tane bok var, neden bacağında boklar var" diye sormuştum. o da;  "gel dokan, sülük bu kız, gel dokan, doktor gibi hayvan bu kız, sülük bu dokan" diye işaret parmağımı çekerek sülüklere dokunmam için beni ölümüne darlamıştı. parmağımın ucuyla sülüklerden birine dokunup çığlık çığlığa evin içinde koşmaya başlamıştım. allahım hayatımda daha iğrenç bir his hatırlamıyorum. eminönündeki sülüklerin gerçekten 4 katı büyüklüğünde kalın boklar gibiydiler. ben çığlık atarak evin içinde panik haline koşmaya başlayınca perihan teyzem heyecanlanıp sülüklerden birini bacağından düşürdü... o ev artık bana haramdı. diğer üçünü su dolu kavanoza geri koyup kalktı. divanın altına baktı. sülük oradaydı. bense en uzak divanın üstünde hala çığlık atıyordum. 4. sülüğü de kavanoza koyup içeri gitti. biraz sakinleşmiştim...

...

benim sevgili anneannem alzaymır olmadan evvel dini bütün imanı bütün, kısaca aşırı dindar bir kadındı. zaten daha sonra beni kuran kursuna da yollayacaktı. her neyse. bana daha o yaşlarda allah kitap peygamber öğretmeye başlamıştı bile. ben bu kavramlardan haberdardım. evet allahımız, peygamberimiz var tabii, muhammed kendisi, evet, islam bizim dinimizdir evet. kuranımız var. üç kere öpüp başımıza koyuyoruz. her şey orda yazıyor, evet... bunları filan aşırı iyi biliyodum.

...

perihan teyzem sülükleri bırakmaya gittiğinde, salondaki o kocaman tabloyu gördüm. bir adam vardı. hatta salonun bi duvarı komple o tabloydu. çok büyüktü. perihan teyzeme bu kim diye sordum. peygamberimiz o dedi. vay be dedim. demek buymuş bizimki... hey gidi. ben senin evlatlığının adını biliyorum; ZEYD! diye içimden geçirmiştim. akşam eve gitmek ve anneanneme peygamberi gördüğümü anlatmak için çıldırıyordum...

sülük, peygamber filan derken ben uyuyakalmışım divanda. babam gelmiş almış beni eve götürmüş filan bi gözümü açtım ki evdeyiz. hemen kalkıp anneannemin yanına gittim ve perihan teyzemin evinde peygamberi gördüğümü söyledim. anneannem şaşırdı. nasıl gördün dedi. baya gördüm peygamber perihan teyzemlerde dedim. ağzıma vurdu. "tevbe de" dedi. "tövbe" dedim. ya anane peygamberimiz yok mu kurandaki. işte onun resmi perihan teyzemlerin evinde dedim. ananem ayıktı. değil o öyle bizim peygamberimiz değil dedi sinirlenerek. öyle dedim. değil dedi. kafam çok karışmıştı. o gece bir sürü kabus görmüştüm. kocaman boklar tarafından boğuluyordum. üstelik bu peygamberin emriydi. sülükler benim kabusum olmuştu. aşırı korkuyordum.

...

ertesi gün perihan teyzemlerin evinde, perihan teyzem ayı gibi uyurken sülüklerin olduğu odaya gittim. çünkü korkularımla yüzleşmem gerektiğini biliyordum.

üstteki bir rafta, kavanozun içinde 4 bok yüzüyordu bana sorarsanız. ama onlar perihan teyzemin sülükleriydi. aklımda tek bir şey vardı... bir daha kabus görmemek için o sülüklerden kurtulmak...

mutfaktan aldığım tabure yardımıyla kavanoza ulaştım. sülük kavanozu elimdeydi. tabi ki gidip perihan teyzemin alaturka tuvaletine döktüm.

sonra içeri gidip divana yattım ve uyuyor numarası yaparken uyuyakaldım. uyandığımda perihan teyzem uyanmıştı ve divanda uzanıyordu. hala ayıkmamıştı. benim de aklıma şu peygamber olayı geldi. PERİHAN TEYZE SANA NE DİYCEM BUNA PEYGAMBER DİYOSUN YA SEN, PEYGAMBER DEYİLMİŞ Kİ BU ANANEME SORDUM. DEYİL DEDİ. KİM BU? diye yine sordum. Perihan teyzem ne demek değilmiş diye sinirlenerek peygamber o peygamberimiz dedi. TEVBE TEVBE de dedi. mırıldanarak öbür tarafa döndü ve uyumaya devam etti.

...

akşam eve gittiğimde anneanneme yine peygamberin perihan teyzemlerde olduğunu, eğer peygamberi tanımıyorsa kuranda yazdığını filan söyledim. anneannem yine çok sinirlendi. peygamber değil o dedi. peygamberimiz değil dedi. ama olayın şöyle saçma bi tarafı vardı ki bence benim kafam da bu yüzden bu kadar karışıyordu. argümanlar sadece peygamber, ve peygamber değil idi. iki taraf da başka bir şey söylemiyordu. eeah skerim yea diyip saldım. yarın perihan teyzeme peygamber mevzusunu tekrar açmayacaktım...

...

sabah perihan teyzemin kapısına kadar gidip geri dönmüştük. perihan teyzem sinirliydi ve bizi eve almıyordu. ben neden olduğunu biliyordum. bir anda aşırı panik olup ağlamaya başladım... ben perihan teyzemin sülüklerini tuvalete dökmüştüm.... o da buna çok sinirlenmiş olmalıydı. arabaya koşup oturdum ve babamın gelmesini bekledim....babam arabaya geldiğinde bana hiçbir şey söylemedi. kızmadı da. bir daha perihan teyzene gitmiycez dedi, olur dedim.

sonra beni kreşe yazdırdılar. sürekli oyun oynadım. resim yaptım. harikaydı. sülük yoktu. peygamber de yoktu. muhtemelen allah da yoktu... oyun hamuru vardı. boyalar vardı.

...

yıllar yıllar sonra öğrendim ki, anneannem perihan teyzeme gidip, çocuğun aklına peygamber sokma, ben ona öğretiyorum zaten diye azarlamış. perihan teyzem de asıl sen çocuğun aklını bulandırma diye atar gider yapmış. perihan teyzemle anneannem küsmüş. beni de o yüzden almamış eve.
...

tabii sonra barıştılar. çünkü bff'tiler. nası küs kalsınlar.

haydi iyi seneler hepinize, muc muc.




20 Aralık 2012 Perşembe

Yorgan Yastık, Yatak Dösek

aklıma üniversitedeyken, yurtta oda arkadaşımla aramızda geçen minik bir diyalog geldi;

bizim yurt odalarında yataklar yukardaydı. yani çarşaf değiştirmek gerçek bir işkence. onu çıkar onu tak bi de bunları tepeden yap filan derken kıçımızdan ter damlardı. ben o zaman salışların dibine vuruyordum. hayatım goygoydu. ordan oraya gidip patlıyodum filan. //güzel günlerdi//

...yatağın üstündeyim, yastık kılıfını takıyorum.

-ne istiyorum biliyo musun?

-ne?

-şimdi kapı açılsa, içeri yakışıklı bi çocuk girse. ama kaslı filan. boylu poslu. esmer olsun bi de şöyle ya, yağız delikanlı. taşı sıksa suyunu çıkarır cinsten. akıllı da olsun. zengin de olsun. komik de olsun. iyi kalpli olsun. biraz kıro ve maço da olabilir. ama böyle maço olduğu için kıroymuş gibi olsun. yoksa kıro olmasın. atıyorum gucci paçotti giymesin. casual giyinsin. ya süper şahane bi çocuk olsun kısaca. gelsin böyle. "ezgi...gel" desin elini uzatarak. ben merdivenden inerken elimden tutmaya devam etsin. son basamakları inmeyeyim, kucağına alıp yumuşak bir iniş yaptırsın. sonra kafamı ellerinin arasına alarak, ezgi desin, yatak çarşaflarını desin, ben desin, değiştiririm desin. sen desin, dışarı çık desin, bir sigara yak desin. aşırı yumuşak bir sesle desin bunları bi de. ben dışarı sigara içmeye çıkayım. sigara bitene kadar tüm çarşafları değiştirmiş olsun. sonra da siktir olup gitsin! giderken de bi dal sigara bıraksın. oha sigaram bitmiş. şş benim sigaram bitti ya. sende sigara var mı şş bi tane sigara versene?

-var, gel.



bu kadar.

16 Ekim 2012 Salı

Senli Benli

hayatımda hiçbir şey ama hiçbir şey, en kaba tabirle o kadar "koymamıştı".

Şimdi, çok bilindik şeyler yazacağım. Hazır mısınız? Eff peff scroll down. Hop bitti gitti.

Terk edilmiştim. -ki bence terk edilmek dünyanın en normal şeyi- hala zırıl zırıldım ve hala kovalamacalardaydım. belki pişman olur, belki vazgeçer, belki de beni deniyordur. ne bileyim.

sürekli darlıyor, darlıyordum. o da sürekli beni iteliyordu. kibar olmaya çalışırken bazen dayanamayıp kabalışıyordu. kalbim çok kırılıyordu. gel gelelim hak ediyordum, yalan yok. kibar davrandığında umutlanıp iyice cozutuyordum zira. "sanırım beni hala seviyor hehe, hemen şımarayım."

kabalaştığında, "hayır sevmiyor, ama seviyor da olabilir, onun da kafası karışık ama kesin sevdiğinden böyle yapıyor ya evet kesin seviyo oh be seviyo!" diyordum.

bi gün kadıköyde deli manyak gibi içmiştik bir kaç arkadaşımla. azıcık güleyim diye bana gül almışlardı. aslında güzel bir gündü. ama çok darlandığında çok abartılı eğlenirsin ya hani, hah aynen öyleydi işte. buruk buruk abartılı kahkahalar atmıştım.

...

"aynı filmlerdeki gibi"

arabaya bindik. geri döndük kadıköyden. yolda düşünüyordum. yanına gideyim, konuşayım. darlamıyim, arkadaşmış gibi davranayım, kaçmasın benden. ama görmeye ve konuşmaya çok ihtiyacım var. bi şekilde yanına gitmeliyim. peki ne konuşucam? ne dicem? neden geldim? neyse ya, buluruz bir şeyler. en kötü ağlarım. neden ağlıyorsun diye sorar. ordan girerim. belki yalan söylerim. "oluum biliyo musun nooolduu!!!" (hiçbir şey olmadı)

Freud'un Psikanalitik Kuramı'na göre, Sembiyoz döneminde bebek, "çevreden bihaber durumunun etkisiyle artık hafiften annesini ayırt eder ancak annesini ve kendisini net sınırları olmayan “ikili birlik” şeklinde birleşmiş olarak algılar. Bebek yaşam ihtiyaçlarını karşılatmak için başka bir insanla bağlantı kurmalıdır, bunu da bu ihtiyaçları çeşitli yollarla aktararak yapar; bu bazen açıkça aktarılırken bazen de ileride öznelerarası iletişim olarak adlandırılacak olan annenin katıldığı bir yolla olur. Anne, çocuğun ihtiyaçlarını karşılarken bebeğin ilkel kendiliğinin otomatik ayarlandığı aynalayıcı referans çerçevesi sağlar, böylece çocuk artık “o annenin çocuğu” olur."

Onun farklı bir kimse olduğunu algılayabiliyor, fakat ondan bağımsız kalamıyor ve yaşayamıyordum. ya da öyle zannediyordum. ki kesinlikle öyle zannediyordum. hehe.

...

Arabadan indim, elimde bir gül vardı. biranın etiketini yolan bir kimse olarak gülün bir kaç yaprağını bilinçsizce kopardığımı söylememe gerek yok sanırım... koparmışım.

ona doğru yürüyordum. alkolün etkisiyle yüzüm gülüyordu. niyeyse keyfim de birazcık yerindeydi. yanına yaklaştığım, atmosferine girdiğim için olabilir mi? hatırlamıyorum, bilmiyorum. vadevır.

ayrılalı daha 1 hafta olmuştu. bunu biraz geç söyledim sanırım. önemli bir detay aslında. neyse, daha 1 hafta olmuştu sadece.

kapısına gittim. kapıyı tıklattım. hiç ses gelmedi. ben de açtım ve içeri girdim.

ışık loştu. içeride iki tane tombul şarap kadehi, bir şişe kırmızı şarap, yerde renkli ve büyük minderler, minderlerin üstünde yatar pozisyonda -neyse ki giyinik- bir kız, yerden kalkmak için ellerinden kuvvet alan o, elinde yolunmuş bir gül ile anlamsızca boşluğa bakan bir ben vardım. bu öyle bir andı. bir fotoğraf karesiydi. romantik komedilerden aşina olduğum bir sahneydi. Aynı filmlerdeki gibiydi.

"Bir klasik; şakaklarımdan bin derece su akıp parmak uçlarıma ulaşmıştı."

O diyecek bir şey bulamayıp gevelenirken ben girdiğim hızla dışarı çıkıp kapıyı kapattım. Hızlı hızlı yürüdüm koridorda. Sonra durdum. Gördüklerimin gerçek olup olmadığından emin olamamıştım. Teyit etmem gerekiyordu. Geri döndüm. Hızlı yürüyordum. çok hızlı. Sanırım zamanda yolculuk yapıp saniyeler öncesine dönmeyi başarmıştım.

İçeri tekrar girdim. Kızı tanıyordum. Kız ve o çok mahçup bakıyordu. Daha 1 hafta olmuştu. Zaten mahçup olsundu.

Artık ikisi de ayaktaydı. Toparlanmaya çalışıyorlardı. Ben ağız dolusu küfür ederim sanıyordum. Çok sinirliydim. Çok kızgındım. Ve çok aşıktım. Edemedim. Utanıp tekrar odadan çıktım. Geri girdim. "Ben buraya gelmiştim. seninle konuşmak istemiştim" diyebildim. ha bu arada, çok ağlıyordum.

Tekrar çıktım. Koşar adım uzaklaşıyordum radyoaktif bölgeden.

Arkamdan bağırdı. Ne dediğini duyamadım. Merak da etmedim. (etti, çok etti)

Onu affetmeyi hiç düşünmedim. Hep kötülüğünü istedim. Çok üzülmesini ve mutsuz şeyler yaşamasını istedim.

...


Üstünden uzun zaman geçti. Ama geçmedi.

Onun benden ayrı bir hayatı olduğuna ya da olabileceğine inanmıyor ve kabul edemiyordum. Kendimden ayıramıyordum.

...


"İnsan çok garip."



Hani sigarayı azaltarak bırakabileceğine inanırsın ancak bu aslında kafanda bitirmen gereken bir şeydir ve bir gün daha içinden 4 tane sigara içtiğin paketi buruşturup atarsın ve bir daha sigara içmezsin ya, hayata dair bazı şeyler gerçekten bu şekilde işliyor bence.


Yine Freud'un Psikanalitik Kuramı'na göre çocuk, aynadaki yansımanın kendisine ait olduğunu algılayabildiği zaman, ayrı bir birey olduğunu fark eder. Artık annenin bedenine bağlı değildir.



Çok yorulmuştum. Böyle aşk meşk işleri insanın zihnini çok oyalıyor. Çok glikoz yakıyor, çok enerji emiyor. Harbiden yorulmuştum.


"Güzel fikirler her zaman saçma sapan zamanlarda aklıma düşer."

Bir gün şöyle oldu; kendim için bir şeyler satın alırken ve üstelik kendi kendimeyken, kendimle alakalı kendim için kendi kendime bir şeylerin peşindeyken, bi anda onun benden ayrı bir hayatı olabileceğini kabul etmek yerine, benim ondan ayrı bir hayatım olduğunu fark ettim. bu uzun hikayeye bu kadarcık bir son yazabildim. bu arada o gün çok para harcadım.


ve tam bir gerizekalı olduğuma karar verdim.

fakat çok tatlı bir gerizekalı.











18 Eylül 2012 Salı

Öğretmenler, yeni nesil sizin eseriniz olmasın!

Hello!

Aylar aylar sonra geri geldim. Çünkü çok sinirlendim. Çok da üzüldüm. Çünkü;

Dün sabah, Facebook'ta lise öğretmenlerimin paylaştığı "saçma salak" şeyleri görünce, iş arkadaşlarıma BANA BAKIN! dedim. Bana bakın, ben kurtarılmış bölgeyim. Beynimi zor şartlar altında muhafaza edip buralara gelebildim. Ben bir mucizeyim dedim. Bir Anadolu Lisesi'nde öğretmen diye dolanan insanların paylaştığı düşük zeka seviyeli şeyleri gördükçe ben resmen paçayı kurtarmışım, bu insanlara benzememişim dedim. Ne mutlu bana dedim. Oh dedim. Bi rahatladım. Neyse, ajansta bana iş çakıldı, çalışırken de mevzuyu unutuverdim. Daha evvelden de defalarca unutmuş olduğum gibi.

Gel gelelim, akşam evde ayaklarımı uzatmış televizyon izlerken elime telefonumu aldım ve klasik sosyal mecralar gezintime henüz başlamıştım ki o iğrenç manzarayla karşılaştım. Mezun olduğum Anadolu Lisesi'nde, ODTÜ MEZUNU bir kadının (öğretmen demiyorum, dikkatinizi çekerim) beyni patlamış PKK'lının fotoğrafını paylaştığını gördüm. Fotoğrafı burda sergileyip midenizi kaldırmak ve insanlıktan nefret etmenize sebebiyet vermek istemiyorum. Paylaşmayacağım. Ama o iğrenç fotoğrafın altında şunlar yazıyordu: "Çok Beğeni İsterim. Çok şikayet oluyor resim kaldırılıyor... PKK Yandaşları devamlı şikayet ediyor dostlarım sayfa kurucumuza engel geldi 3 gün paylaşım yapamayacak. Sayfayı beğenirseniz sevinirim mehmetçik hayranları.."

Bunu gördüğüm an kan beynime sıçradı ve yazıverdim dilimin ucuna gelenleri;



Kendisi ben bu yorumu yazdıktan bir kaç dakika sonra postu sildi.

Ben dayanamadım. Yine yazdım. Dedim ki;



























Peki o ne yaptı?

















Sabah kalktığımda, biraz yüzü kızarır, biraz utanır da siler şu yazdıklarını diye düşünmüştüm. Aslında ismini bile gizlememe gerek yoktu. Zira "kadın" kendisiyle gurur duyuyor olmalı ki silmemiş. Açık açık kendini hedef göstermiş. Sizce bu özgüven nereden geliyor? Sizi şikayet ettik dediğimiz halde, neden kimseden, hiçbir şeyden korkmuyor? Kime güveniyor? Neye güveniyor? Hangi zihniyete? Yoksa statükocu sisteme mi? Evet. Doğru bildiniz. Aynen öyle.

Sonuç mu?

Sonuç olarak kendisini isim vermeden ekran görüntüleriyle birlikte Eğitim-Sen'e şikayet ettik. Eğer geri dönüş alabilirsek isim de vereceğim. Cezalandırılması için elimden geleni yapacağım. Gerekirse hedef tahtası dahi olurum. Yeter ki, kafası karışık gencecik çocuklar nefretle büyümesin, ölmeyi ve öldürmeyi bir BOK sanmasın. Vatanı için ölmek ve öldürmek yerine, yaşamayı ve yükselmeyi hedeflesin. Hem de kendi için, vatanı için. Kan ve et kokusunu alıp gözü dönen canavarlar daha fazla nefret tohumları ekmesin bu zavallıların beynine.

Utanıyorum.

Bir Anadolu Lisesi'nde görevini sürdüren ve zamanında bizzat benim de dersime girmiş olan bu kadından;

U-T-A-N-I-Y-O-R-U-M!

Sadece utanmakla kalmayıp, o ve onun gibi insansıların öğretmen diye gezinip, yaptıkları nefret çığırtkanlıklarına kendi nefretimi kusuyorum.

Ey öğretmenler, yeni nesil sizin eseriniz olacaksa, ben taşınıyorum!

18 Mayıs 2012 Cuma

o kadar çok şey biriktirdim ki...

takarak aşk kanadını, yakında döneceğim...

beni bekleyin anacığım!


24 Kasım 2011 Perşembe

sayifeme hoj geldin ay balam

21 Ekim 2011 Cuma

22 Eylül 2011 Perşembe

Söyleyemediklerim...

Bazen öyle zamanlar olur ki, söyleyemezsin.
Dilinin ucuna gelir, dudakların aralanır, ama söyleyemezsin.
Haykıramazsın o iki üç kelimeyi... 
Zordur içine atmak, zordur derdini başkasıyla paylaşamamak...
Zordur. Zordur... 
Zor...
Bilirim...
Bilir.................

2 ay öncesiydi. Şiddetli karın ağrıları, yoğun gaz sancıları ve bitmeyen spazmlarla boğuşuyordum. O kadar acı çekiyordum ki spazm girdiği esnalarda, ki 3 dakikada 1 giriyordu, kasılmaktan ayaklarıma ve kollarıma kramplar giriyor, serkülden hallice bir bedene bürünüyordum. Hayat benim için çok zordu. Ne osurabiliyor, ne geğirebiliyor ne de sıçabiliyordum. Sıçamadığım için, yiyip yiyip içimde bok birikmesin diye yemek de yiyemiyordum haliyle. Allahım canımı aldın da cehenneme mi koydun beni diye haykırıyor, haykırıyordum. Sonra hastaneye yatırıldım. İlk gece kalçadan uyuşturucuyu verip derin bir uykuyla başbaşa bıraktılar beni. Ertesi gün daha ağır bir narkotik iğneye ihtiyaç duydum. Diğer ertesi gün ise daha fazlası. Ağrılarım geçmiyor, ultrasonda bile içim gözükmüyordu  fazla gazdan. Aldığım ilaçlara ve tedaviye cevap vermiyordum. 
Yine bir gece, saat sabahın 4'üne yaklaşıyordu.
Hastanede, florasanlı bir odada, koluma serum bağlamışlardı. Yatıyordum. Karşımda 2 doktor, 1 hemşire ve ailem vardı. Gözlerimin içine bakıp osurmamı bekliyorlardı. "Lan gidin" diyemiyordum. Öte yandan da, zaten gelse bile çıkış yolu bulamayan gazım için en küçük bir şansı bile kaçırmanın bedenimde, özellikle karın bölgemde açacağı büyük sıkıntıları tahayyül ediyor, korkuyordum. Mesela şimdi bu kadar insanın içinde osursam, olmaz. ama osurmasam da olmaz diye düşünürken O geldi. Anneme seslendim. "Yalnız kalmak istiyorum, lütfen beni yalnız bırakın ve çıkarken kapıyı kapatın!!" Annem durumu anlamış olacak ki, neyse biz çıkalım kız biraz dinlensin diye herkesi çıkarmayı başardı. Kendimle başbaşa kaldığımda yaparım sanıyordum ama bu gaz, utangaç olduğu için çıkamayan bir gazdan daha fazlasıydı. Bu, başlı başına bi hastalıktı....
Aradan zaman geçti. Annem, başardın mı dedi. Neyi? dedim. Gaz çıkarmayı dedi. Başaramadım dedim. Neyse bi dahaki sefere artık dedi. "Aynen, bakıcaz bi çaresine" dedim, annem yanımdan ayrıldı.

1 saat sonra filan doktorum yanıma geldi. Çaresizce gözlerinin içine baktım. " DOKTOR, UYUŞTURUCUYA İHTİYACIM OLDUĞUNU GÖREMEYECEK KADAR KÖR MÜSÜN?" diyecektim ki, babam girdi içeri. Söyleyemedim... Fakat doktorun zaten benim için başka bir sürprizi vardı. Cebinden iki kutu ilaç çıkardı. Bak dedi. Bunu böyle açıcan, ellerini yıkadıktan sonra şurasını koparıp makattan sokucan. Soktuktan sonra, ilacı içine püskürtücen. 3 dakika tuvalete çıkma ki ilaç biraz dursun içinde dedi. Göz bebeklerim büyümüştü. İlaç, daha evvel adını bi yerden duyup, anımsadığım Lavman' dı... ve daha da kötüsü, Lavmanların 2 adet olmasıydı...
Apar topar kaldırdılar beni. Tuvalete götürdüler. İçeri girdim. 2 adet lavman, ben ve gazım başbaşaydık. Zurnanın zort dediği yerdeydik kısacası. Lavmanı kutusundan çıkardım. Ellerimi yıkadım. 5-6 dakika psikolojik olarak kendimi hazırlamakla ve en rahat nası sokarımı düşünmekle geçti. 2-3 dakika zorlama, son 10 dakika da allahım bir daha sonsuza kadar sıçamayacağım galiba diye ağlamakla geçti. Dolayısıyla başaramadım. Dışarda beni bekleyen meraklı gözler vardı. Ailem, doktorlar, hemşireler seferber olmuşlardı. Benim gibi güzel ve narin bir kızın bu kadar acı çekmesi onları da derinden yaralıyor, kahrediyordu. Umutsuzca girdiğim tuvaletten, acı dolu bir ifadeyle çıktım. Ailem hemen başıma üşüştü. Doktor yavaşça yanıma yaklaşıp, "ne yaptın? işlem tamam mı? der gibi göz kırptı. 
Derin bir nefes aldım ve;
"Ben kendimi iyi hissetmiyorum, yatmak istiyorum" dedim.

Çıkıp da söyleyemedim;

"Valla doktor bey, ben bunu götüme sokamadım.Uğraştım, didindim ama olmadı. Rica etsem siz sokar mısınız? 

Diyemedim....

30 Ağustos 2011 Salı

21 Temmuz 2011 Perşembe

Thank You Zeus!


Weekly Schedule

Pazartesi; 08.30-14.30 arası Sabancı Üniversitesi Rektörlüğü, İktisadi ve İdari İşler Birimi' nde ofis wörk, 14.30- 17.30 arası Çok Sesli Klasik Batı Müziğinde Janralar dersi.

Salı; 08.30- 17.30 arası Sabancı Üniversitesi Rektörlüğü, İktisadi ve İdari İşler Birimi' nde ofis wörk

Çarşamba: 08.30-14.30 arası Sabancı Üniversitesi Rektörlüğü, İktisadi ve İdari İşler Birimi' nde ofis wörk, 14.30- 17.30 arası Çok Sesli Klasik Batı Müziğinde Janralar dersi.

Perşembe: 10.00-18.00 arası Tarih Vakfı' nda ofis wörk.

Cuma: 10.00-18.00 arası Tarih Vakfı' nda ofis wörk. 

Ölüyorum Anlasanıza...

16 Haziran 2011 Perşembe

shit depends

ironically, so happy

ay ne bileyim git başımdan mesela

Okul bitti. Ağustos' ta inşallah amin bismillah sübhaneke diplomamı da alacağım. Artık Eylül sonunda başlayacak bir okulum yok. En azından yüksek lisans için hangi okula başlayacağım belli değil. Hatta bir yüksek lisans programına başlayıp, 2 sene daha okuyup okumayacağım bile belli değil. Kendimi boşluğa yuvarlanıyormuşum gibi hissediyorum. 5 sene boyunca her haziran ayında terkedip, eylül ayında tekrar yerleştiğim bir odam oldu.. şimdi yok. geçen gün yurtta eşyalarımı bir daha geri getirmemek üzere torladım toparladım evime götürdüm. yatağımda daha son kez yatmadım ama en geç 30 hazirana kadar herhangi bir tarihte sabancı üniversitesi kampüsündeki yurt odamda son kez uyuyacağım. uyandığımda göl kenarına gidip kahvaltı edicem. sonra salıncaklarda sallanıp gazete okicam. kalkıp çimlere gidicem. arkadaşlarım frizbi oynarken ben güneşlenicem.ordan havuzbaşına gidip birilerinin masasına oturup muhabbet edicem. belki sigara isticem. belki biri arkamdan hoop diye bağıracak, film izlicez gelsene dicek mesela, tamam diyip onlarla gidicem. ordan çıkıp başka bi arkadaşımın odasına gidicem. kendime çay yaptırıcam. odama gelicem. dia dan aldığım ekmekleri kızartıp üzerine evden getirdiğim nefis ev acıkasını sürüp, dia marka örl grey çayımla dizi izlicem. arkadaşlarım odama gelicek. muhabbet edicez. gece olacak. hatta o kadar gece olacak ki neredeyse ertesi gün olacak. ama ben yine de uyumayan birilerini bulabilicem. çıkıp biraz kampüste dolaşıcaz. sabahın ilk ışıkları olacak. şatıla binip evime gidicem. eve geldiğim andan itibaren, geride bıraktığım 5 seneden çok başka bir hayata başladığımı kavrayacağım. yeniden başlaması kesin olan bir şeyin olmaması o kadar kötü ki. şimdi deli bir dana gibiyim. sağa sola master başvuruları yapıyorum, iş arıyorum, bir işte çalışıyorum ama bunların haricinde sürekli napıcam lan ben şimdi diyorum. hakkaten napıcam lan ben şimdi? sanki 5 senede hiçbir şey öğrenmemiş gibiyim. sanki aklıma iki vitamin girmemiş hiç. sanki ben hiç ders filan almamışım burda, her şeyi unutmuşum ben bi anda. kim beni işe alır? kim bana para vericek? şu andan sonra geleceğim için para biriktirmeye başlamam mı gerekli yani? nasıl biriktiririm! hala ne görsem istiyorum! hala elimde para varsa harcıyorum, param yoksa da, ya babamdan istiyorum ya da sorun etmiyorum. onu geçtim, aylıkla ay sonunu getiremediğim için BEN HALA BABAMDAN HAFTALIK ALIYORUM! bomboş bir kafayla, frenleri patlamış 5 vitesli biyanki marka dağ bisikletimle (detaylar çok önemli tabi) yokuş aşağı salmışım akıyorum.

Ben ölmekten çok korkuyorum. çünkü ölünce nolucanı hiç bilmiyorum. hani prosedür aşağı yukarı sanırım şöyle işliyor; önce azrail melek geliyo benim canımı alıyo. sonra böyle benim gibi ölmüş herkesle birlikte bi mekanda toplaşıyoruz. israfilin düdük çalmasını bekliyoruz. sonra işte günahlarımızı ve sevaplarımızı hesaplıyolar. efendime söyliyim, sevaplarımız çoksa cennete gidiyoruz ama önce kıl gibi ince köprüden geçiyoruz. geçebilirsek ne ala memleket. geçemezsek alev alev yanıyoruz alimallah. ötemizi berimizi böcekler yiyo. ıyyyyyy!!! anneannesinin yanında büyümüş bir çocuk olduğumu çok belli ettim di mi? her neyse tüm bu ahiretsel mevzuların haricinde, beni en çok korkutan şey, herkesin ölmesini beklediğimiz o yer. napıcam. nasıl olucak. acaba annemle babamı ablamı filan bulabilicek miyim? nası beklicem dünyadaki herkesin ölmesini ya. acaba yolu bulabilecek miyim? ya yanlış yerde beklersem? çok korkuyorum ya çok. allah da sağ olsun hiç bahsetmemiş başvuru ve kayıt sürecinden. insan iki laf eder ayol, şöyle şöyle yapıcaksın, şuraya gidiceksin, şurda bekliceksin. beklerken şunu yapabilirsin, bunu yapamazsın, şu kadar süre bekliceksin diye iki kelam eder. korkuyorum ben burda ne haber! neyse çok uzattım yine ama şu anda kendimi nerde hissettiğimi anlatmanın en doğru yolu buydu bence. ben işte kendimi tam olarak o bilinmezliğin odağında hissediyorum. bir elektroşokla hayata geri dönmek, ya da daha fantastik olması için morgdan kendi kendime çıkıp milleti altına sıçırtmak istiyorum.

ya ben diyelim ki şimdi çalışmaya başladım. maaş verseler, ben gidip babama veririm sanki maaşımı. derim ki baba bu maaşı al 4 haftaya böl, her haftabaşı bana para ver. yoksa alternatif senaryoya gel şimdi; atıyorum maaşım 2000 lira, dolanırken bi elbise görüyorum.1500 lira. oha diyorum, cüzdana bakıyorum, 2000 lira var. ben bu elbiseyi şimdi aliyim, bu ay hiç harcama yapmam, kredi kartına abanırım, bi de ablamdan para isterim, idare ederim kesin ya. kafasıyla hop 2000 liranın gözünün yaşına bakmam bir kerede harcarım. para harcamaya bayılırım ama bu hareketimi meşrulaştıran şey benim para harcamaya bayılmam değil. ben daha çocuğum oğlum. 2000 lirayla evime yeni bir çamaşır makinası ya da eksik gedik almam, gelirken iki ekmek bi de yoğurt da kapmam. bakkaldan çokomel alırım. yüzbinlerce çokomel alırım hem de! televizyonun karşısına geçer, dizi izlerken yerim onları. akşam babam bana meyveleri küçük küçük ağzıma layık kessin, sonra ben kumadayla zaping yaparken de ağzıma teker teker koysun isterim.

Velhasıl, işin bir de bambaşka bir boyutu var. nedense tüm bunlardan bağımsız ve aşırı alakasız olarak 5 senedir aileden uzak yaşamanın bir getirisi olarak içimde gördüğüm aşırı bir olgunluk hissi var. sanki ben bildiğin çekip çeviririm bir evi. güzel de para kazanırım, süper de bir hayatım olurmuş gibi geliyor. ama bu güzel hayata giden yol nereden geçiyor bilemiyorum. kimseye de sormam ki. gıcık oluyorum çünkü. sanırım birazdan ağlayacağım. kendimi içdış etmek istiyorum. birisi bacaklarımdan tutup aşağı doğru silkelesin beni istiyorum. içime oturan öküz azcık kalkıp iki tur atsın istiyorum. beni baskımın üzerinden ütülemesinler istiyorum. 30 derecede narin çamaşırlarla durulamaya girmek istiyorum. sonra da askıya asın beni güneşle kuruyayım istiyorum!

6 Haziran 2011 Pazartesi

capse gel hele

odadan çıkmıştım, geri döndüğümde, isim vermiyorum Ece Demir, feysbuk çette bana bunları yazıp döşemiş. Pis stalker ve köylü ezgi:(
 
şu an bankamatikten para çektin
ve medline'ın kapısından girdin
peşindeyim bebeyim
wuuu
yok lan sen değilmişsin o
belki de sensin
assaffdafad
tuvalet kağıdı çalmış
kesin sensin o zaman
:D:D
ahaha fakir
of on gün anlatıcam bunu.
 
 
yakıştı mı hiç bana.

26 Mayıs 2011 Perşembe

19 Mayıs 2011 Perşembe

18 Mayıs 2011 Çarşamba

ne bileyim

insanın yazmaya vakit ayıramaması ne kadar kötü. keşke yaptığım diğer her şey, yazmadığım zamanlar
haricinde yaptığım şeyler olabilseydi. kendi kurmacamda yaşamak epey güzel. olamadığım, olmak istediğim her şeyi olabilmek çok iyi hissettiriyor. çok.

i gay posted it

O! beware, my lord, of jealousy;
It is the green-eyed monster which doth mock
The meat it feeds on.

 
William Shakespeare, Othello

dance me to the end of love

yasujiro ozu ile ilk tanışmamız

-Isn't life disappointing?
-Yes, it is.

mektup

something in the way he moves
attracts me like no other lover
17.42

2 Mayıs 2011 Pazartesi

Calexico - Alone Again Or

guess who's graduating bitchez!
























Ben de biliyorum hele hele fotoğraf çektirmeleri, efendime söyleyeyim zıplamalı fotoğrafları filan ama iş ciddiye binince işte olmuyormuş.ortamda 2 yavşak varsa, birinin ciddi olması gerekir ve yavşak olan bu sefer ben değildim. Fotoğrafı çeken çocuk beni güldürmek için "miyav" dedi. Bu kadar gülebildim. Ama fotoğraflara her
 baktığımda, ne kadar "shitfaced" olduğumu hatırlayacak olmak çok güzel. (bir dostum bana hep shitfaced derdi)






22 Nisan 2011 Cuma

26 Şubat 2011 Cumartesi

11 Şubat 2011 Cuma

bu nelan? bi şey yazmamışım buraya?

dur şimdi hem dolduruyorum bu kaydı; saat şu an tam 14:33

sigara almak için kalktım, montumu giydim para aldım, anahatarımı sol cebime koydum ve o da ne? markasını bilmediğim ve sadece 4te biri içilmiş slim bir sigara buldum. balkona çıkıp içtim. bence mutluluk bu. 14:34

günün ilk sigarasıyla sarhoş oldum. kanım titriyor, çok güzel ya of. çok mutluyum şu an.

14:40

şimdi sigara almaya iniyorum.

iyi biriyle tanıştım.iyi biri olmasının dışında hiçbir özelliğinin olmaması.ama yine de görüşürüm. güzel bir kız ve yakışıklı bir oğlan. iki kişiler. ben birini tanıyorum.
dün hesabı ödemeden kaçamadık. "aa ezgi gidiyor musun?" sorusuna "yoo burdayım daha ya ehe" diye cevap vermek zorunda olmak ve hesabı ödemek.ki ben bile ödememek çünkü o kadar param olmamak.üstelik hesabın büyük bir kısmı bana ait değil. bilmiyorum, bazen oluyor. bazen olmuyor işte.

ben uzun zamandır neden bir şeyler yazmadığımı anladım.
çok fazla insanla görüşüyorum ve sürekli ama sürekli ama sürekli ve sürekli ve sürekli konuşuyorum ve anlatıyorum. bir şeyler işte. içki içmekten nefret ediyorum. ama içkili olmayı çok seviyorum. sonrasını da hiç sevmiyorum. sadece içkili olmayı seviyorum. işte o belki 3-4 belki 5-6 saatlik müddeti seviyorum. o sırada aklımdan geçen her şeyi yaptıran cesaret. çok güzel. beynimden akıyor bir şeyler. bazen elimde bardak, katların arasında dolaşıyorum. bazen yakışıklı çocuklar görüyorum. sigara içmeye bahçeye çıkıyorum. çakmağım hep vardır ama yine de birilerinden ateş istiyorum. konuşuyoruz. ben bir yerde düşüyorum.

eve gelip uyuyorum. sabah kalktığımda yaptığım ilk şey de dizlerime bakmak oluyor.

ben galiba kerevizleri patates sanıyorum. o yüzden böyle oluyor. yani kereviz sevmediğimden değil de, patatesi kerevize tercih ederim açıkçası. neyse, öyle işte.

bir de bugün, içinde saç bulduğum yemeği yedim.zorla zorla yedim. ay şimdi bile midem bulandı. bir de yerken düşün dicem ama yerken evlilik programı izlemeye dalmıştım. seren serengil' in saçlarını da aşırı beğeniyorum. bunu kimseye söyleyemezdim. şimdi gidiyorum. geri kalan her şeyi size. of. bye.

7 Şubat 2011 Pazartesi

Bir şeyler yazmayı pek özledim ya. Yazayım bir ara. Unutturmayın. Öptüm.

27 Ocak 2011 Perşembe

20 Ocak 2011 Perşembe

13 Ocak 2011 Perşembe

what i got


why i don't cry when my dog runs away
i don't get angry at the bills i have to pay
i don't get angry when my mom smokes pot
hits the bottle and goes right to the rock
fuckin' and fightin', it's all the same
livin' with louie dog's the only way to stay sane
let the lovin, let the lovin come back to me

5 Ocak 2011 Çarşamba

29 Aralık 2010 Çarşamba

there is a light that never goes out

anlar

mesela hayatı eski sevgilisi yüzünden hala yoluna girememiş bir arkadaşım yeni sevgilisiyle kavga ederken  önünde durduğu resim, hayatını skertip atan eski sevgilisine aitti ve o, o sırada kavga ettiği için o resmi farketmedi. ben gördüm. çok garipti. biraz üzüldüm.


ya da mesela geçen gün inanılmaz huzurlu bir şekilde arkadaşlarımla otururken oda kapısının çalması, benim kapıya yönelmem ve kim o? diye sorduğum soruyu kapının arkasındaki kişinin sesimi tanıyarak nasıl cevaplayacağını bilememesi ve benim bu durumu farkedip kapıyı açarak, kendisini içeriye almam da garip bir andı. daha da garip olanı ise, çıkarken arkasından kapıyı kilitlerken ki ruh halimdi. aklıma ne metaforlar geldi, anlatamam.

bir de bazen sigaram bittiğinde, 1 kutu kola ve 3 paket sigara siparişlerimi almaya gittiğim anlar çok garip. bunu anlatmam mümkün değil. neresi garip diyeceksin, çok garip ama anlatamıyorum ne yazık ki.


kızın, sevdiği çocuğu başka bir kızla ilişkisini geliştirirken görüyor olması mesela. her gelişimi görebiliyor. ne olacağını hissedebiliyor. ben hissederim diyor. biliyorum diyor ve yapabileceğim hiçbir şey yok diyor.o artık, o kızın bunu biliyorum diyor ve oradan gidiyor. çok üzülüyorum.

hayatımda sürekli heyecan verici şeylerin ve birilerinin olması karşılığında, şeylere ve kişilere duyduğum sıfır heyecan da çok ilginç.

bunları geçiyorum. gereksiz.

26 Aralık 2010 Pazar

Ben
senden önce ölmek isterim.
Gidenin arkasından gelen
gideni bulacak mi zannediyorsun?
Ben zannetmiyorum bunu.
...İyisi mi,
beni yaktırırsın,
odanda ocağın
üstüne korsun
içinde bir kavanozun.
Kavanoz camdan olsun,
şeffaf,
beyaz camdan olsun
ki içinde beni görebilesin
Fedakârlığımı anlıyorsun :
vazgeçtim toprak olmaktan,
vazgeçtim çiçek olmaktan
senin yanında kalabilmek için.
Ve toz oluyorum
yaşıyorum yanında senin.
Sonra, sen de ölünce
kavanozuma gelirsin.
Ve orada beraber yaşarız
külümün içinde külün
ta ki bir savruk gelin
yahut vefasız bir torun
bizi ordan atana kadar...
Ama
biz
o zamana kadar
o kadar karışacağız ki birbirimize,
atıldığımız çöplükte bile
zerrelerimiz
yan yana düşecek.
Toprağa beraber dalacağız.
Ve bir gün yabani bir çiçek
bu toprak parçasından nemlenip filizlenirse
sapında muhakkak iki çiçek açacak :
biri
sen
biri de
ben.
Ben
daha olumlu düşünüyorum
Ben daha bir çocuk doğuracağım
Hayat taşıyor içimden.
Kaynıyor kanım.
Yaşayacağım, ama çok, pek çok,
ama sen de beraber.
Ama ölüm de korkutmuyor beni.
Yalnız pek sevimsiz buluyorum
bizim cenaze şeklini.
Ben ölünceye kadar da
Bu düzelir herhalde.
Hapisten çıkmak ihtimalin var mı bugünlerde?
İçimden bir şey :
belki diyor.

nazim
(18 Şubat 1945)

15 Aralık 2010 Çarşamba

teşekkür ederim

fernando pessoa tavsiyesi için ne kadar teşekkür etsem az. hayatımda ilk defa bir şeyler okurken ağladım. teşekkür ederim.
eleştiri için de, tavsiye için de.
teşekkürler.

insan sıkılırsa
aynı yerde yaşamaktan
ben neden hep aynı
derinin altında
sıkılmadan yaşayayım?

13 Aralık 2010 Pazartesi

hakkında ne söylediler.

internette çok fazla vakit geçiriyorum. bence internette az vakit geçirmek çok mantıksız.

yani 21.yüzyıldayız. bilgi çağı kafaları işte. mesela ben erken yatamıyorum. erken yatınca çok fazla şey kaçırıyomuşum gibi geliyor.yatmadan önce yüz haber sitesi darbesi, 500 stumble, 10dan fazla kişinin blog sayfası ve daha fazlası.
ben bilgi bağımlısıyım. ha şimdi çıkıp da bu sefer diyeceksiniz ki, feysbuktan tivitırdan ve blogdan aldığın bilgi ne? neden vakit geçiriyorsun o kadar fazla. siz anlamadınız galiba. sanırım izlenesi tüm siyasi kimliklerin tivitırı var. anlık bir şeyler paylaşıyorlar. ben muharrem ince' ye bayılıyorum mesela. çok saçma bi tivitır kullanıcısı. ya kemal kılıçdaroğluna ne demeli? tavla oynuyorum diye tivit atıyo. ama saat gecenin 3ü filan. bence aşırı komik şeyler bunlar. peki lady gaga' ya ne diyeceksiniz? biftekli kostümüyle ödül törenine giden bir kadının an be an ne yaptığını takip edebilmek ve o anda bilgisayarın diğer ucunda biftekli bir kadın olduğunu bilmek çok fazla heyecan verici değil mi? bence öyle. dünyada sürekli bir şeyler oluyor. hepsini bilmek hakkım ve erişebileceğim kadar erişirim.
üstelik bana çok fazla çekici gelen şey, su anda dünyanın herhangi bir yerinde herhangi bir aletin karşısında herhangi renkte, herhangi bir dili konuşan, herhangi bir cinsiyette, benden yüz milyon kere daha farklı ortamda büyümüş ve farklı kültüre,dine, etiğe, hukuka sahip birisi var. netvörkümün diğer ucunda. ona eminönünden "naber?" diyebilmek çok çılgınca değil mi? su anda bunu yapabilen canlı, yüzyıllar önce hayvan kovalıyordu yemek için. anladın mı?

bir de feysbuk gelmiş geçmiş en mantıklı şey olabilir. simdi cıkıp da burda anlatamicam çok gizli oldugu için ama mesela fikir vermesi açısından söyleyeyim, biz bir tez üzerinde çalışıyoruz. onu hazırlamak için feysbuk kafalarını emmeliyiz. reelde ulaşabileceğimden bir milyon kat daha fazla insana ulaşabiliyorum.hatta tezimle ilgilenmesine bile gerek yok karşımdaki adamın. çünkü fotoğraflarını, ilgilendiklerini ve hangi liseden mezun olup, hangi okulda okuduğunu görebiliyorum. atıyorum hafızaya. işler çok kolaylaşıyor.
peki internet üzerinden çok farklı bir dilin oluştuğunun farkında mısınız? ben farkındayım. internet üzerinden dönüşen bir şeyler var. bence evriliyoruz. ve mesela bunu hissedebilmek oldukça ilginç bir şey. büyük kıyak da diyebiliriz.

bence bulunduğumuz noktadan itibaren insanın gelişimi, insanın karşısına çıkan dataları beyninde süzüp, günlük hayatta da maksimum verimle kullanabilmesiyle doğru orantılı olarak sağlanacak.öyle de oluyor.

bir de çok alakasız ama bunu da söylemeden edemeyeceğim; blogumu okuyup "ay o öyle değildi ki şöyleydi, aman şunu yanlış yazmışssın, biz o gün şunu yapmıştık aslında, şunu da eklesene, bunu da koysana, beni de yazsana" filan diyen herkesi kınıyorum. buraya her şeyi olduğu gibi yazacak olsaydım, yemin ederim hiç heyecan verici olmazdı. keza burası benim hislenip hislenip gece yarısı karşısına geçip o gün neler yaptığımı yazdığım genç kız günlüğü değil.bazen hissetmediğim şeyleri hissediyormuşum gibi yapıp, insanları kandırmayı seviyorum.
bir şeylerin içinden başka bir şeye yer açmayı hiç beceremiyorum.

8 Aralık 2010 Çarşamba

benim hiçbir zaman sevgilim olamayacak

benim hiçbir zaman sevgilim olmayacak.

bireyler, kendilerini ait hissettikleri gruplara olan üyelikleriyle tanımlarlar ve birer kimlik edinirler. dolayısıyla hayat çok zor.

arkadaşlarımız ile olan etkileşimlerimiz sayesinde kimliğimizi geliştiririz. benlik, sosyalleşerek şekillenir. bu kadar akademik giriş yeterli diyor, bana bana, ezginize geliyorum,

çocukluğumdan beri etrafımda arkadaşım dediğim insanların çoğu karşı cinstendi. üniversiteye geldiğimde erkek arkadaşlarımın sayısı kız arkadaşlarımın sayısının bin katına çıktı. şu anda okulumun son senesindeyim. açıkçası iğrenç bir grup olduk. çok eğleniyorum, aşırı mutluyum, hep güleçim, hep şenim fakat benim hiç sevgilim olamıyor. bu gruptan sıyrılmadıkça da olamayacak. sıyrılmak istiyor muyum? hayır. sevgili istiyor muyum? evet. bu bağlamda sorunumuzun çok ama çok büyük olduğunu belirtmeme gerek yok.

şimdi neden bir sevgilim olmadığı konusuna geleceğim.
bir arkadaş grubu düşünün; iki kız ve onbir erkek olsun içinde. bu iki kızdan bir tanesi ben olayım. ki benim zaten. diğeri de ayşegürt.
ayşegürt'ü yakın zamanlarda yakışacaklarını düşündüğüm bir arkadaşımla tanıştırdım. birbirlerinden az çok hoşlandılar. belki de birlikte olacaklardı ve hatta belki de çok mutlu olacaklardı. böyle ihtimaller vardı,evet. ta ki o telefon görüşmesine kadar... çocuk ayşegürtü daha ilk kez aramış, telefonda konuşuyorlar. herhangi birisinin odasındayız. ayşegürt telefonda heyecanlı. arkada 11 erkek var. ve hepsi ayı gibi bu telefon konuşmasını provoke ediyor. kapa artık yeter, kim lan o çocuk, kimle konusuyosun, hadi gel aysegürt senin sevgilin benim tipi iğrenç ve sığ laflarla telefonun diğer ucundaki yakışıklıyı ve ayşegürtü tribe sokuyorlar. çocuk noluyor diyor, ayşegürt "özür dilerim, arkadaşlarım:(" diyor ve telefonu kapatıyorlar. ilişkileri daha fazla gelişemiyor.

birisiyle buluşacaktım. aylar sonra hayatıma yeni birisi girebilirdi. buluşmaya giderken, çocuk hakkında edinilmesi gereken en gereksiz bilgiler edinildi. dalga geçilecek bir sürü şey bulundu. o kadar çok dalga geçildi ki, buluşmaya giderken çocuktan daha buluşmadan soğumuş olduğumu farkettim. buluştuk, evet gerçekten de soğumuştum. kulağımda sürekli "ahu ahu ahu" gülüşleri yankılanıyordu. çocuğun veda busesine karşılık vermek için ihtiyacım olan enerjim emilmişti. okula geri döndüm. 11 ayının yanına gittim. "sizden nefret ediyorum" dedim. güldük. takıldık, yattık uyuduk.
aradan biraz zaman geçtikten sonra birisiyle sanal yollarla iletişime girmeye başladım. uzun bir süre sonra bir erkekle mesajlaşıyordum, evet yine mutluluk çok yakınımdaydı. kafamı okşayacak birisi girebilirdi hayatıma. ancak ne var ki, bu 11 ayı yine provokasyon çalışmalarına başladı. her mesaj geldiğinde, "kim attı lan kim attı, kimmiş lan kimmiş, ne diyo" diye sorular soruldu. cep telefonum benden çalınarak mesajlarım okunmaya çalışıldı. "kimmiş o çocuk, neyin nesiymiş" dendi. "olum bi rahat bırakın, belki sevgilim olur" dedim, "ezgi, olmayacak, sen de biliyorsun, boşuna yorulma" dendi. "sizin yüzünüzden olmuyo lan" dedim. "eveeet ahahahah" dendi. üzülüyordum.
çocukla romantik bir telefon görüşmesi yapıyorken, hırpalandım, dayak yedim, telefonu kapatmam için ellerinden ne geliyorsa ardlarına koymadılar. çocuk işkillendi. "işin var galiba sonra konuşalım" diyerek telefonu kapattı.ondan sonra fazla aramadı.

çocukla buluşmaya giderken, "iğrenç görünüyosun, bence buluşma" dediler. boynumu büktüm. bence güzeldim lan. niye öyle dediniz? ama sonuçta iğrenç göründüğüm söylendiği için pısıp gitmedim, okulda kaldım. takıldık, güldük, eğlendik ve uyuduk.

11 erkek ve 2 kızdan oluşan bir grubun içinde kız olmak gerçekten çok zor. su anda 11 tane sevgilim varmış gibi ama hiç de sevgilim yokmuş gibi hissediyorum. gün içerisinde 11 erkekten en az 7 tanesi tarafından aranarak an be an ne yaptığımı ve koordinasyonlarımı bildiriyorum.bildirmek zorundayım.

-alo nerdesin?
-kütüphanedeyim
-napıyosun?
-ders çalışıyorum
-ne zaman bitçek
-bilmem
-ayşegürt orda mı?
-evet.
-tamam hadi bay bay.
 
resmen gün içinde izleniyor ve kontrol ediliyoruz. ayşegürtle başka insanların yanına gitmeye çalışırken engelleniyoruz. hayır, gidemeyiz. gidemiyoruz. kalıyoruz. takılıyoruz, gülüyoruz, yemek yiyoruz, yatıp uyuyoruz.


burada günler böyle geçerken, ben düzenli olarak ağdacıya gitsem, kaşlarımı aldırsam, makyaj yapsam kime yarar, neye yarar? hiçbir boka yaramıyor açıkçası, ben söyliyim.

bu 11 ayının gözünde aseksüel canlılar olmaya başladığımızı farkettiğimiz zamanlarda kuaföre gidiyoruz. kuaförden çıkıp hepsine teker teker nasıl olmuşuz diye soruyoruz. beğeniliyoruz. "oha giderli olmuşsunuz lan" diyolar. bu tabire sinirlenmek yerine seviniyoruz. bu noktaya gelinmiş yani. sıkıntılı.
açıkçası çirkin kızlar değiliz. hatta bence baya güzeliz. ortalamanın üstünde olduğumuz en azından, kesin bir şey. ama gelin görün ki olmuyor olamıyor.

bi de şu yanından bakalım; birisiyle birlikte olduğumda, o adamla görüşebilmek için okuldan çıkmam gerekiyor. ben okuldan dışarı adımımı attığım anda telefonum çalıyor. "ezgi gelsene hede hödö yapıcaz" deniyor. ve ben hedehödö yapmayı çok seviyorum. ama çocukla buluşmam gerekiyor. aklıma aşırı eğleneceğimden emin olduğum ama kaçırdığım bir şeyi sokup, tüm gün beni üzüyorlar. benim dışımda gerçekleşen bir eğlenceyi kabul edebilmem mümkün değil. edemiyorum. birisiyle buluşmak demek, eğlencesi garantili herhangi bir şeyi kaçırmak demek oldu. kaçırmak istemiyorum. of, yine darlandım. hayatım gerçekten çok zormuş benim. üzüldüm.

şimdi de olayın bir de iyi yanına gelelim, bir tane bile sevgilim yok. ama 11 tane sevgilim var. sevme tarzları biraz farklı. vurdulu kırdılı sevgi gösterilerinden hoşlanıyorlar, güzel söz söylemeyi bilmiyorlar, nazik davranamıyorlar. ama sevgilerinden şüphe duymuyorsun, duyamıyorsun. yanlarındayken nasıl göründüğünün bir önemi olmadığını biliyorsun. çocuk scooterımla, güllü dallı pijamayla, yakası yırtık tişörtle, dağınık saçlarla yanlarına gittiğinde yadırganmıyorsun. güzel giyindiğinde de, en varoş halinle de aynı muameleyi görüyorsun. bence bu iyi bir şey. kötü değil en azından. ne bileyim.
belki de bu aşırı sevdiğim, dünyanın en sevimli ayıları yüzünden tüm ilişkilerim ayrı ayrı birer "feyıl" oluyor 

velhasılı kelam diyorum, allahım diyorum, ne zaman diyorum, ne zaman! benim diyorum, bir diyorum, sevgilim diyorum, olacak diyorum.

11 tanesi hep bir ağızdan,

"senin hiçbir zaman sevgilin olmayacak"

diyor.

kalbim kırılıyor.

5 Aralık 2010 Pazar

2 Aralık 2010 Perşembe

pamuktan bir ev.

insanın varoluşundan daha büyük bir mesele yok. "mesele" güzel kelime değil mi? büyük ünlü uyumuna da küçük ünlü uyumuna da uyuyor.hayır, sanki çok önemli. bize ne, isterse uymasın. hatta keşke uymasa. o zaman daha güzel bir hikaye olurdu.
demişken aklıma şu geldi, mesela birilerine bir şeyler anlatıyorum ki hep anlatırım, hikayenin sonlarına geldiğimde, hikayenin gerçek sonundan daha çarpıcı bir senaryo beliriyor gözlerimin önünde. of böyle olsaymış inanılmaz olurmuş diyorum ama gerçek sonunu anlatıyorum hikayenin. sonra da neden aklıma geleni yaşayamadığıma üzülüyorum. keşke onu yaşayabilseydim.
hayatımın en marjinal kararı. şimdilik uygulamada da bayağı iyi sayılırım.
yaşamadık ve görmedik şey bırakmak istemiyorum. "hayatta yapmam" dediğim şeylerin listesini çıkardım desem yalan olur, çıkarmadım. ama mesela birisi hadi diyor, durup bir bakıyorum, ben bunu yapar mıyım yapmaz mıyım diyorum. hayatta yapmam lan diyorum ve yapıyorum. bu beni inanılmaz iyi hissettiriyor. bence denenmeli.çünkü çok iyi hissettiriyor.

geçenlerde hayatımın en kaliteli konuşmasını yaptım. o kadar kaliteliydi ki, çok çok tatmin oldum.
karşımdaki adamı söylediklerimin dışında söylemek istediğim başka hiçbir şeyin olmadığına inandırdım ve işte gerçek; hakkaten de söylediklerimin dışında söylemek istediğim başka hiçbir şey yoktu. insanlarla iletişim kurarken esas alacağım tek şey bundan sonra bu. dolaylamasız, direkt cümleler ve muhteşem kaliteli bir diyalog.

fakat bu netlik, "her şeyin" netlik kazanmış olduğu anlamına gelmez. söylediklerim sadece ona söyleyebileceklerim kadardı. bazen öyle garip bir şey oluyor ki, senden başka kimseye söyleyemiyorsun bir şeyleri. çünkü ağzından çıkanları kulağın duymuyor. oha diyorsun ya oha, ben bunu söylemek istemedim ki.
ya da mesela söylüyorsun, ama o anlaması gerektiği gibi anlıyor ve yine kaliteyi bozuyor. hiçbir şey yapmadan anlaşabilmeyi çok isterdim.

bazı şeyler var. tamamen bana dair ve benimle ilgili.

20 Kasım 2010 Cumartesi

dirseğimi öptüm.

düşlediğim hayat bana düşündürülenden daha başka bir hayat. bütün master, burs, not ortalaması, iş imkanları, başlı başına çalıştığım iş, ödevler, paperlar, makaleler, okumalar, yazmalar, şunlar bunlar hepsi elimin tersine bakıyor. hepsini itip bambaşka bir şeyler yaşayabilirim. doğduğum andan itibaren bana aşılanan ve dikte edilen her duygu ve düşünceyi boşverebilirim, vermek istiyorum. hayal ettiğim şey çok başka. öylesi daha iyi olacak diyemiyorum, bilmiyorum ama mesela ben hayal ettiğim gibi yaşayamayacağımı biliyorum. sanırım "fak dı sistım" tam olarak burada söylenmesi gereken bir öbek. evet, fak dı sistım.

mesela ne istediğimi buraya yazsam bana şımarık derler. yazmam. söylemem de.
ama şu var; sonsuza kadar sadece kendi gönlümü yapmak için uğraşmak isterim.
düşündüm de, hayatımda en mutlu olduğum anlardan bir tanesi, barselona' da kaybolduğum zamandı. nasılolsa kayboldum diye her ara sokağa korkusuzca girip çıktığım ve kendi kendime yolumu öğrendiğim zamandı. birisiyle tanışmak da böyle bir şey olmalı ve işte tam olarak burada eksik bir şeyler var. ama neyin eksik olduğunu bilmiyorum. bu yüzden de bir yerlerde kaybolsam hiç de fena olmaz diye düşünüyorum.

12 Kasım 2010 Cuma

bir şeyler oldu.

onun da başka bir hayatı olabileceğini kabul ettiğin zaman büyümüş olacaksın dedi.
o kadar çok düşündüm ki bu söylediğini... Bir sonraki görüşmemizde, ee bir gelişme var mı, anlat bakalım, başka hayatlara da saygı duyman gerektiğin hakkında düşündün mü? dedi.

Düşündüm. Onun benden başka bir hayatı olabileceğini kabullenmek yerine, benim başka bir hayatım olduğunu farkettim.

Büyümekle ilgili bir şey söylemedi.Peki büyümüş müyüm diye de sormadım. Parasını verip çıktım.

6 Kasım 2010 Cumartesi

2 Kasım 2010 Salı

imdat

dinle dostum,

21 yaşındayım. 1 aydır sürekli aynı giysiyi giyiyorum. Okulun ilk günü ne giydiğimi hatırlamak için şu anda ne giydiğime bakmam yeterli. Her haftasonu alışveriş yapmama rağmen, "giyinmem gerektiğinde", yatağımın ya da koltuğun üstüne attığım gri, bana 2 beden büyük "the doors" tişörtümü elime alıyorum. üstelik the doors hayranı değilim. sadece iki üç şarkısını biliyorum. bu tişörtü neden aldığımı da hatırlamıyorum hatta almamış bile olabilirim. çünkü oda askısına baktığımda bana ait olmayan bir sürü sweatshit dediğimiz giysilerden var. her gittiğim odada üşüyüp, üstüme bir şey giyip, odaya kaçıyorum. böylece bir sürü giysim oluyor giymediğim. bugün onları shaiplerine geri vericem. belki de geri satarım, bilmiyorum. dün, şeker komasına girmediğim için çok şanslıyım. hayatımın hiçbir gününde, hiçbir şeker bayramında bile yemediğim kadar şekerli şey yedim. dominostan söylediğimiz cheesy breadleri çikolata sosuna batırıp yerken hatırlıyorum kendimi. sabah kalktığımda the doors tişörtümün üstündeki çikolata sosu lekeleri ve boynumu kaplayan kurumuş çikolata da bunun bir kanıtı. peki nasıl temizlendim? kendimi yaladım. ellerime baktığımda, ojelerimi en son ne zaman sürdüğümü hatırlamadığımı farkettim. ama ne zaman sürdüğümü hatırlatacak bazı şeyler de yok değil, mesela sağ başparmağımın tırnağındaki oje gerçekten yok gibi. hayatta saç kılından daha çok iğrendiğim bir şey varsa, o da deforme ojedir. yani öyleydi. şu an ben deforme olmuş ojelere sahip bir kızım.
dip boyam o kadar geldi ki, kuaföre dip boyaya gitsem, normal saç boyama parası alırlar. dibi, bildiğin saç oldu. uzun mu uzun. bunu da geçiyoruz.
 Çarşamba gününe çok sevdiğim bir adamla ilgili bir paper yazmam gerek. Yılmaz Güney. evet yazıyorum da, hem de aşırı hoşuma gidiyor ama her cümlede bir buzdolabından diyet kola alıp bir sigara daha yakıyorum. İşim çok uzun sürecek gibi.
Aldığım ilaçların etkisiyle dün gece 11 buçuk saat uyuduğum gerçeğiyle karşı karşıya kaldım az önce. bu beni derinden sarstı. çok uyudum. iyi ki çikolata kusmadım.
Ayrıca dün gece ben uyurken facebook statüsümün güncellendiğini sabah farketttim. Yani şifrem insanların elinde dolaşıyor ama pek de umrumda değil galiba. Şakacı arkadaşlarım var diyip güldüm. hehe. hiç komik değil aslında.
4 adet diyet kutu kola ve iki paket sigara istedim yemekçiden, getirdi sağolsun. siparişimi almaya, güllü dallı pijamam ve the doors tişörtümle gittim. saçlarım gerçekten fel fecir okuyordu.
sanırım derse de aynı kostümle gideceğim. neden böyle olduğum hakkında hiçbir fikrim yok.
laptopumun ekranı gidip gelmese bir de, hayatım bayram olacak sadece sahip olduklarımla. canım sigaram, canım kolam, canım laptopum. sizi çok seviyorum ama;

bak arkadaşım.

olmuyor böyle.


ve anne, blogumun sıkı takipçisi olduğunu bildiğim için bunu sana yazıyorum; bu sefer bu yazdığım yüzde yüz gerçek. (eğer merak ediyorsan diye)